26 Temmuz 2012 Perşembe
23 Temmuz 2012 Pazartesi
KİTABINI SEVEN TANITIMINA KATLANIR
Meğer asıl iş sonra başlıyormuş da haberim yokmuş...
Yıllar boyu "yazdıklarım kitap olarak basılsın," diye hayal kurup, bir de niyet ettikten sonra, yayıneviyle dosya gitgelleri başladı. Hazırladığım dosyada maşallah her telden yazı vardı. Ne bileyim, meğer tek tür olması gerekiyormuş. Eyvallah dedim ve başladım elemeye. Hem zaten ince ünsüz bir yazar adayının anılarını kim n'apsındı? O yüzden deneme-anlatı türlerine öne çıkmaları komutunu verdim. Gerçi biraz palazlanayım, benim şu frenk ve hayvansal fobik yazıları da bir kitaba sıkıştırma niyetim var daaa, 10 fırın ekmek yemem gerekiyor daha (10 fırın!!! Bu gidişle kalın ünsüz olacağım galiba. Zaten şemsiyeli bir fotoğraf çektiresim geliyor, muziplik babında. Şemsiyeye sığabilmek için o zaman artık plaj boyunu edinirim bir tane).
Kitap elime geçtiğinde sayfalara dokunamadım, nasıl çekindim, nasıl korktum; inciteceğim diye. Doğurduğum bebeğe bakar gibi baktım ona. Birkaç saat sonra: "Saçmalama, bildiğin kitap işte. Aç da bak nasıl görünüyor" diye kendime kızdım da, ancak öyle normale dönebildim.
Ardından büyük bir hevesle sosyal medya çarklarına attım kendimi. E duyurmam gerekiyordu tabii (bknz: bu yazının ilk cümlesi). Hadi Facebook neyse de, Twitter dediler... :( El mahkum... Yıllar önce meraktan açıp, böğürtüden terkettiğim hesabın şifresini hatırlamam gerekiyordu. Bir hırsız kafasıyla, benim ne gibi şifrelerim olabilir, diye birkaç denemeden sonra hesaba ulaştım. Zaten son yazdığım twitler de, "yemişim ben bu Twitter'ı, ne işe yararsa bu da artık.. Hele de bizim gibi sıradan insanlar için..." minvalinde çemkirmelerle son bulmuş :))
Kitabın sadece eş dost tarafından alınıp okunacağından ve başkalarının çok da umur etmeyeceğinden o kadar emindim ki, boşuna uğraşıyorum şifre peşinde, diye de mızmızlandım durdum. Ve fakat öyle olmadı. Ne ben sosyal medyayı umduğumdan az kullandım, ne de sosyal medya bana umduğumdan az geri döndü. Oralarda dolandıkça, insanlar ilgi gösterdi. Facebook'ta paylaşımlar ve Twitter'da RT (Retweet)ler ile kendiliğinden, tahmin edemeyeceğim yerlere kadar ulaşmaya dolaşmaya başladı benim duyurular... O sayede kitap severlere, yeni yazar adaylarına ulaştım, onlar bana ulaştı. Övgüler, fikir alışverişleri, danışmalar, destekler... Gerçekten de çok hoş oldu. Kitap sahibi olmanın en güzel yanı geri dönüşlerdeymiş, onu anladım. Yazdıklarımın okuyanlar tarafından yorumlarını dinlemek ya da okumak, yazıları yazmak kadar zevkliymiş. Hele de her bir okuyanın kendini bulduğu ya da yakın hissettiği yazıların farklılığını duymak inanılmaz bir duygu.
Yalnız tanıtım işinin temposuna ancak iki hafta falan dayanabildim sanırım. Çünkü başladım utanmaya. "E yetti yani, iyi ki bir kitap yazmışsın" denecek ya da düşünülecek, diye çekinme emareleri peydahlandı bünyemde. Bu çekincemi fark edenler "deli misin, nice meşhur yazar ya da müzik insanı bas bas yüz kere yazıyor, sen niye utanacakmışsın ki" dediler. "Okuyun daha çok okuyun" ya da "dinleyin daha da dinleyin beni" diyen ego'lamacılardan hiç hazetmediğim için ben yine de azalttım duyurularımı.
Ama sonuçta dedim ya ince ünsüz bir yazar adayının sesini duyurabilmesi zor... PR uzmanı gibi çalışmak zorunda kaldım, hâlâ da çalışıyorum. O 1000 (yazı ile: bin) kitap nasıl biter yoksa... Kitap âleminin köşe başlarına, beni hiç tanımayan ince ve kalın bir takım ünlülere kitap yollamak gerekti: İnternet ya da yazılı basında tanıtımlar çıksın diye bir sürü insana kitap ve bültenler yolladım. Sırayla tanıtımlar dergilerde, kitap eklerinde çıkmaya başladı. Bir tv kanalından davet aldım, ama yaz geçsin diye bekliyorum açıkçası. İmza günü taleplerini de bekletiyorum: Yazın çok fazla tv izlenmediğini düşündüğümden ve yine yaz yüzünden kimsenin imzaya geleceğini sanmadığımdan...
Bu da karnem: D&R'ın anlatı bölümü kitaplarında en çok satanlar listesinde 1. sıraya kadar yükseldim. Utanma periyodumda 5'e kadar düştüm. Sonra bir silkelenip yeniden utanmayınca, 2'ye yükseldim. Hay o listeye girmez olaydım, diyesim geliyor. Çünkü insan bu defa da kaça çıktı, kaça indi diye takılıp kalıyor :)))
Velhasıl-ı kelâm, tanıtım görevi beni yazmaktan çok daha fazla yordu. Üstelik kitap satışından en ufak bir maddi kazancım olmadığı halde. Ha keyif almadım mı? Aldım... Ucunu bırakacak mıyım? Hayır... Çünkü mecburum da... Yine yazsam ve basılsa, yapar mıyım? Yaparım... Bu da bir çeşit "amcalara pipini göster" gururunun başka bir versiyonu galiba :)) Ya da "görmemişin oğlu olmuş..." vs vs (daha fazla anatomikleşmesem iyi olur).
Aslında kitaptaki yazılarımdan birinde ince ünlü bir vatandaşı hafiften eleştiriyorum. Acaba kendimi savcılığa ihbar etsem, sansasyonla tanıtım iç içe girse diye de düşünmüyor değilim. Ya da Twitter'da saksılı bir fotoğraf mı yayınlasam acaba? Reklâmın iyisi kötüsü olmaz, diyorlar. :))) Biri bana dur desin...
http://www.dr.com.tr/Kitap/Dis-Ile-Dus-Arasinda/Muge-Sandikcioglu/Edebiyat/Anlati/urunno=0000000404368
Yıllar boyu "yazdıklarım kitap olarak basılsın," diye hayal kurup, bir de niyet ettikten sonra, yayıneviyle dosya gitgelleri başladı. Hazırladığım dosyada maşallah her telden yazı vardı. Ne bileyim, meğer tek tür olması gerekiyormuş. Eyvallah dedim ve başladım elemeye. Hem zaten ince ünsüz bir yazar adayının anılarını kim n'apsındı? O yüzden deneme-anlatı türlerine öne çıkmaları komutunu verdim. Gerçi biraz palazlanayım, benim şu frenk ve hayvansal fobik yazıları da bir kitaba sıkıştırma niyetim var daaa, 10 fırın ekmek yemem gerekiyor daha (10 fırın!!! Bu gidişle kalın ünsüz olacağım galiba. Zaten şemsiyeli bir fotoğraf çektiresim geliyor, muziplik babında. Şemsiyeye sığabilmek için o zaman artık plaj boyunu edinirim bir tane).
Kitap elime geçtiğinde sayfalara dokunamadım, nasıl çekindim, nasıl korktum; inciteceğim diye. Doğurduğum bebeğe bakar gibi baktım ona. Birkaç saat sonra: "Saçmalama, bildiğin kitap işte. Aç da bak nasıl görünüyor" diye kendime kızdım da, ancak öyle normale dönebildim.
Ardından büyük bir hevesle sosyal medya çarklarına attım kendimi. E duyurmam gerekiyordu tabii (bknz: bu yazının ilk cümlesi). Hadi Facebook neyse de, Twitter dediler... :( El mahkum... Yıllar önce meraktan açıp, böğürtüden terkettiğim hesabın şifresini hatırlamam gerekiyordu. Bir hırsız kafasıyla, benim ne gibi şifrelerim olabilir, diye birkaç denemeden sonra hesaba ulaştım. Zaten son yazdığım twitler de, "yemişim ben bu Twitter'ı, ne işe yararsa bu da artık.. Hele de bizim gibi sıradan insanlar için..." minvalinde çemkirmelerle son bulmuş :))
Kitabın sadece eş dost tarafından alınıp okunacağından ve başkalarının çok da umur etmeyeceğinden o kadar emindim ki, boşuna uğraşıyorum şifre peşinde, diye de mızmızlandım durdum. Ve fakat öyle olmadı. Ne ben sosyal medyayı umduğumdan az kullandım, ne de sosyal medya bana umduğumdan az geri döndü. Oralarda dolandıkça, insanlar ilgi gösterdi. Facebook'ta paylaşımlar ve Twitter'da RT (Retweet)ler ile kendiliğinden, tahmin edemeyeceğim yerlere kadar ulaşmaya dolaşmaya başladı benim duyurular... O sayede kitap severlere, yeni yazar adaylarına ulaştım, onlar bana ulaştı. Övgüler, fikir alışverişleri, danışmalar, destekler... Gerçekten de çok hoş oldu. Kitap sahibi olmanın en güzel yanı geri dönüşlerdeymiş, onu anladım. Yazdıklarımın okuyanlar tarafından yorumlarını dinlemek ya da okumak, yazıları yazmak kadar zevkliymiş. Hele de her bir okuyanın kendini bulduğu ya da yakın hissettiği yazıların farklılığını duymak inanılmaz bir duygu.
Yalnız tanıtım işinin temposuna ancak iki hafta falan dayanabildim sanırım. Çünkü başladım utanmaya. "E yetti yani, iyi ki bir kitap yazmışsın" denecek ya da düşünülecek, diye çekinme emareleri peydahlandı bünyemde. Bu çekincemi fark edenler "deli misin, nice meşhur yazar ya da müzik insanı bas bas yüz kere yazıyor, sen niye utanacakmışsın ki" dediler. "Okuyun daha çok okuyun" ya da "dinleyin daha da dinleyin beni" diyen ego'lamacılardan hiç hazetmediğim için ben yine de azalttım duyurularımı.
Ama sonuçta dedim ya ince ünsüz bir yazar adayının sesini duyurabilmesi zor... PR uzmanı gibi çalışmak zorunda kaldım, hâlâ da çalışıyorum. O 1000 (yazı ile: bin) kitap nasıl biter yoksa... Kitap âleminin köşe başlarına, beni hiç tanımayan ince ve kalın bir takım ünlülere kitap yollamak gerekti: İnternet ya da yazılı basında tanıtımlar çıksın diye bir sürü insana kitap ve bültenler yolladım. Sırayla tanıtımlar dergilerde, kitap eklerinde çıkmaya başladı. Bir tv kanalından davet aldım, ama yaz geçsin diye bekliyorum açıkçası. İmza günü taleplerini de bekletiyorum: Yazın çok fazla tv izlenmediğini düşündüğümden ve yine yaz yüzünden kimsenin imzaya geleceğini sanmadığımdan...
Bu da karnem: D&R'ın anlatı bölümü kitaplarında en çok satanlar listesinde 1. sıraya kadar yükseldim. Utanma periyodumda 5'e kadar düştüm. Sonra bir silkelenip yeniden utanmayınca, 2'ye yükseldim. Hay o listeye girmez olaydım, diyesim geliyor. Çünkü insan bu defa da kaça çıktı, kaça indi diye takılıp kalıyor :)))
Velhasıl-ı kelâm, tanıtım görevi beni yazmaktan çok daha fazla yordu. Üstelik kitap satışından en ufak bir maddi kazancım olmadığı halde. Ha keyif almadım mı? Aldım... Ucunu bırakacak mıyım? Hayır... Çünkü mecburum da... Yine yazsam ve basılsa, yapar mıyım? Yaparım... Bu da bir çeşit "amcalara pipini göster" gururunun başka bir versiyonu galiba :)) Ya da "görmemişin oğlu olmuş..." vs vs (daha fazla anatomikleşmesem iyi olur).
Aslında kitaptaki yazılarımdan birinde ince ünlü bir vatandaşı hafiften eleştiriyorum. Acaba kendimi savcılığa ihbar etsem, sansasyonla tanıtım iç içe girse diye de düşünmüyor değilim. Ya da Twitter'da saksılı bir fotoğraf mı yayınlasam acaba? Reklâmın iyisi kötüsü olmaz, diyorlar. :))) Biri bana dur desin...
http://www.dr.com.tr/Kitap/Dis-Ile-Dus-Arasinda/Muge-Sandikcioglu/Edebiyat/Anlati/urunno=0000000404368
22 Haziran 2012 Cuma
"DİŞ İLE DÜŞ ARASINDA"
"Bir gün mutlaka..."nın gerçeğe dönüşmüş halini yaşamakla meşgulüm. Bu haberi burada da verebileceğim günü beklerken çok sabrettim. Öyle uzun uzun girizgah yapıp da kendimi daha fazla bekletmek istemiyorum. Zart diye söyleyeceğim:
Artık ben de kitap sahibi oldum!! Başkasının yazdığını alıp da sahip olmak değil, kendim yazdım, başkaları okusun istedim. Aylardır süren çalışmalar, mailleşmeler, editör denen korktuğum mesleğin insanlarıyla konuşmalar vs derken benim kitap doğdu. "İmza: Kızın" projesi vesilesiyle başlayan ve akıp giden bir süreç oldu bu. Bu anlamda ilk teşekkür Leylak Dalı'na... Çünkü o projeden haberdar eden oydu. İkinci teşekkür projenin annelerinden olan Selgin'e ("Defter" isimli blog'un tatlı yazarı)... Yazılanların üzerine tıklanır bir link haline getirilmesi nasıl yapılıyordu unuttum özür dilerim kendilerinden :((
Bir teşekkür de aşağıda kitabını tanıttığım Kadir Aydemir'e...
Baskısı tamamlanıp elle tutulur, gözle görülür hale geldiği iki gün öncesinden beri, bulutların bile daha üstünde yaşıyorum. 29 Haziran'dan itibaren de kitapçılarda olacak. D&R, Yakın Kitabevi ve Mephisto'da bulunabilecek. Ayrıca Idefix ve Kitap Yurdu'ndan da internet siparişi verilebilecek. Şimdilik "ön sipariş" konumunda, çünkü dağıtım olmadı. Dediğim gibi 29 Haziran'da raflarda...
Heyecanım, sevincim inanılmaz boyutlarda... Bu ufaktan "acaba beğenilecek mi?" endişesine dönüşmeye başladı. Üçüncü kez anne olmuş gibiyim... Umarım hayırlı ve faydalı bir evlat olur :)
Blog'umu ve buradaki arkadaşlarımı çok özledim. Telaşlarım bitsin, herkese geri dönmeyi hevesle bekliyorum.
25 Mayıs 2012 Cuma
"SONSUZ UNUTUŞ" Kadir Aydemir'in Yeni Kitabı
Geç bile kalmıştım alıp okumak için... Çok yoğundum, öyle böyle değil. İçimdeki ses sürekli kızıyordu bana: "Ayıp ediyorsun. Kadir'in kitabı çıktı ve sen hâlâ zaman yaratamadın." diye. O sese cevabım ise: "Tamam, tamam mutlaka okuyacağım ama gel geç zamanlara sıkıştırmak istemiyorum. Belli ki metroda, otobüste, iki hasta arasında, oyun provasının boşluklarında falan okunacak ya da o aralara sıkıştırarak okunmayı hak eden bir kitap değil. Bekle de işlerimi ve kafamı bir düzene sokayım," oluyordu hep. Sonunda dün aldım ve tam tabiriyle "bir avazda" okudum.
İlk otuz sayfayı içtiğimde, su gibi akmasının yanı sıra yazanın avaz avaz çığlıkları, okuyanın çığlıklarına karışmış haldeydi. Başımı kitaptan kaldırdım ve bitmesini bekleyemeden, o satırların sahibine hemen yazdım: "Bu nasıl bir derinlik, nasıl bir imgelem, nasıl bir ifade gücü ve duygu fırtınasıdır sendeki" diye...
Öykünün dünyasını yaratırken beş duyuya hitap etmek ve okuyanın beş duyusunu da harekete geçirmek lazım demişti, bir hocam, bir zamanlar. Kadir'in yarattığı dünya ile sesleri duyar, tenlere dokunur, dildeki tadı hisseder, o mekânları ve insanları görür, denizin kokusunu duyar hale geliyorsunuz. O satırları yazdığı coğrafyaları ola ki biliyorsanız, kendinizce hemen tanıdık bir yer beliriyor gözünüzün önünde. Bilmeseniz de canlanıyor her haliyle. Örneğin; İzmir demiş bir yerde... Deniz kıyısı, demiş... Kayık, demiş... Benim gözümün önüne hemen Pasaport geldi. Doğruluğu hiç önemli değil, ama ben gördüm o masada yalnız oturan adamı. "Yalnız ve masa... Masa ve ben" diyordu, boyaları çıkmış, ipi denize düşümüş kayığa bakarken o... Ya da bir gün daha yaşamak isteyen yaşlı adamın gazetesini cebine sokuşunu... Ya da acıkıp ağaç ağaç meyve arayan gençleri... Veya tüyleri bacakta hissedilen köpeği... Hatta yerinden kalkıp yemeğe laf eden meftayı... Hepsini gördüm, duydum, kokladım, dokundum ve tattım.
Öylesine bırakamadım ki elimden, öylesine girip de çıkamadım ki o dünyadan, o anda gerçek hayatımın gereklerini yaparken de okudum. Yemek yapmam gerekiyordu, ocağın başında durmam... (Bakın gene de araya sıkışmak zorunda kalmış, o kadar direnmeme rağmen). Elimde kitap, gözümde gözlük, tünedim tezgaha, ocağın yanına. Kızım geldi, gülümsedi, "tam fotoğraflıksın" dedi. Deklanşör ustası kızım... :) Başımı zorla kaldırıp gülümsedim ve "bak, bunu İzmir'de yazmış. Pasaport'ta oturmuş sanki" dedim, satırlarını ona da okuturken. "Evet, tıpkı orası gibi" dedi.
Bitti kitap aynı akşam. Su gibi aktı demenin yanı sıra ateş gibi de yaktı demek lazım. O kitaptaki seslere ve duygulara kulak tıkamamak lazım. "Hep yaz sen..." diye dilemek lazım... Okuyun, su gibi akın, ateş gibi yanın, özdeşleşin, gerilere gidin, bugüne bakın, geleceğe uzanın...
Beş yılda yazmış, dile kolay. İçi dolu dolu çağlamış beş yılın çağlayanlarında ve çıtır çıtır yanmış alevlerinde.
6 Nisan 2012 Cuma
KIZGINIM ARKADAŞ!
Sistemini yediğimin eğitiminin içinde, çarklarında ailece öğütülerek mal mal baktığımız günlerdeyiz yine. Bizim büyük ergen orta sondayken OKS denen sınava hazırlandığı zamanlarda, ilk kez memleketimden soğumaya başlamıştım. Ki ben hayatta laf ettirmez, gavur elleri övüp duranlara bir "hooop bi dakka, orada bi dur" derdim. Çocuk beyinlerinin ve bedenlerinin 3 harfli sınav çeşitlemeleri içinde, 'iki yumurta bir hamur' yapılışlarına gark oldukça, gavur ellere gitmek değil de sınır kapısına doğru yaklaşır oldum. Bu arada hangi 3 harfi tam öğrensek, alışsak yenisini türetmiyorlar mı bir de. Büyükte OKS demeye tammm alışmıştık ki, küçükte SBS'ye adaptasyona geçtik. Yılların ÖSS alışkanlığımızı kırıp, YGS ve LYS'ye alışmak da uzun sürdü. Bir ara ha bire YLS ve LGS diyordum, gayet bir çorba kıvamında. YGS'nin açılımını da ihmal etmiştim, yeni öğrendim. Hiç olmazsa kısaltılmışının doğrusunu kavramışlığım yetmişti zaar... Şu an fark ettim ki LYS'nin açılımını ya unuttum, ya hiç öğrenmedim. ÖSYM'nin sayfasına bir giriyorsunuz; anam o ne çeşit çeşit harfler silsilesi, o ne yaratıcı ve yıpratıcı üçlü dörtlü sınav şelaleleri, o ne o! Çikolatasını yeseniz bile gevşetmez adamı, o derece!
Çocuklarımıza "evladım bizim fabrikamız yok, hanedanımız yok, size sunabileceğimiz bir aile işimiz yok, bizim mesleklerimiz tababet olduğundan babadan/anadan, oğula/kıza geçemeyecek durumda. Biz babanızla şu gördüğünüz dirsekleri (bu noktada kollar sıvanır, dirsekler gösterilir) çürüterek bir yerlere geldik. Hal böyleyken size o taze dirsekleri masaya dayamaktan başka çare ve şans veremiyoruz", dedik durduk. Zaten hanedan da olsa, fabrika da olsa iyi kötü üniversite bitirmeleri gerekiyor artık, ama en azından işi garanti olurdu. E onları çalışma masalarına doğru uğurlarken, biz de üç harfli sınavları öğrenmek için yoğun bir çalışma sürecine girdik.
Şimdi ben bir başlasam bu eğitim sisteminin içeriğinden girer, dışarığından çıkarım ama sinirimi yaymak ve zıplatmak istemiyorum.
3. geleneksel YGS sınavı geçen Pazar yapıldı. Tüm yurtta kalp krizleri, sinirsel ataklar, sınav yolunda trafik kazaları ve gözyaşlarıyla kurTlandı. Bizim sınav ergeni sağ salim atlattı sınavı. İlk duam oydu zaten: "Aman sorunsuz girsin çıksın önce." Midesi bulandı, başı kaşı döndü, ishal tepti, kusmuk taştı, ruhu bunaldı olmadan, 1 no.lu salonun, 1 no.lu sırasından kalksın çıksın diye adaklar yaptım. İki no.lu duam ise malum, soruları kolayca çözebilsin idi. Onun için adak yapmadığımdan olsa gerek, pek kolay çözememiş. ÖSYM geçen sene "duyduk duymadık" demiş ve bu seneki sınavı "çok kitap okuyan"lar için çalacaklarını ilan etmişmiş. E bu tabii biraz geç kalmış bir uyarıydı. O zamana kadar damarında okumayı bir sevgi olarak dolaştırmayan öğrenci son senede, sınava mı hazırlansın, Tolstoy mu okusun seçeneklerinden sınav'lı olanı seçecekti haliyle. Kabul ediyorum, ergenim okumalardan pek hoşlanmaz. Evde sürekli okuyan ebevenynlerinden gak geldiğinden mi deseeem (evde kitap okunmuyorsa çocuğa kim örnek olsun arkadaş diyenlere ters köşe), yoksa zaten naturasında olmadığından mı bilmem, kitaplardan çok spor muallimi olmuş bir genç delikanlıdır. Hadi bunları geçtim; eğitim içinde kitap okumayı ödev değil de zevk için/kendileri için sevdirmeye çalışma, bizim denk geldiğimiz okul ve hocalarda pek başarılı değildi.
Ey ÖSYM ve Milli Eğitim Bakanlığı, siz hangi ders programını üniversite sınavına odaklı yapabildiniz ki? Ne zaman sadece okulda öğretilenleri sordunuz ki? Niye çocuklarımız dersane ve özel ders arasında mekik dokumak zorunda kalıyor? Peki ya bunlara maddi gücü yetemeyenler ne yapsınlar? Bunlara yetişebilsin diye rapor alırlarken niye utanıp da, "olur mu öyle şey, benim okulum, benim öğretmenim nesine yetmesin!" diyerek kendi bünyeni geliştirmiyorsun? Okul yönetimlerinin bile yoklamalarda anlayış göstermelerine, "gidin çalışın" demelerine neden sevinir hale geldik? Haftada 2 gün, o da yarımşar gün gidilen dersanelerin, haftada birer saat alınan özel derslerin önüne, tüm hafta tam gün gidilen okullarınızla neden ayakta kalamıyorsunuz, neden aşamıyorsunuz onları? Şimdi kalkmışlar, rapora engel koymuşlar, 25 günlük ekstra bakanlık iznini geri almışlar. Okuldaki hocaların ne kadar yeterli ki, bunlara engel olarak bir faydası dokunsun? Hocalar da memnun bu işten; işleri azalıyor. Alenen, öğret(e)medikleri yerden soru sorup, öğrencilerin "hocam siz bunları işlemediniz ki, dersaneye gidişimize mi güvendiniz?" diye soran öğrencilerine, çekinmeden "evet" diyebiliyorlar.
Velhasıl-ı kelâm, al birinden vur ötekine...
Allah'ı var, bizim ergen ciddi bir sorumluluk gösterdi ve sıkı çalıştı. "Üzerime düşeni yaptım" diyebilmesinde yerden göğe hakkı var. Spor delisi bir delikanlının aylardır spordan kendini izole ederek, masalara-yerlere-yatak üstlerine, test kitapları-test kağıtları-kalemler-silgiler yayılmış bir odaya kapadı kendini.
Şu an tek dileğim ruhen ve bedenen zarar görmeden, önümüzdeki sınavlara hazırlanacak kuvveti yeniden oluşturması ve atlatması. "Çalış oğlum" dedirtmedi bize hiç. İnşallah da dedirtmeden haziran sonuna intikal ederiz de, ben gene yazın hangi hayvanlardan korktuğumu anlattığım neşeli yazılarla burada raks ederim. Temmuz'da "şifre söylentileri" diye başka bir zehir zemberek yazı yazmak nasip olmasın işşşaallah yarabbicim. Hakikaten ve can-ı gönülden aminnn!!!
Çocuklarımıza "evladım bizim fabrikamız yok, hanedanımız yok, size sunabileceğimiz bir aile işimiz yok, bizim mesleklerimiz tababet olduğundan babadan/anadan, oğula/kıza geçemeyecek durumda. Biz babanızla şu gördüğünüz dirsekleri (bu noktada kollar sıvanır, dirsekler gösterilir) çürüterek bir yerlere geldik. Hal böyleyken size o taze dirsekleri masaya dayamaktan başka çare ve şans veremiyoruz", dedik durduk. Zaten hanedan da olsa, fabrika da olsa iyi kötü üniversite bitirmeleri gerekiyor artık, ama en azından işi garanti olurdu. E onları çalışma masalarına doğru uğurlarken, biz de üç harfli sınavları öğrenmek için yoğun bir çalışma sürecine girdik.
Şimdi ben bir başlasam bu eğitim sisteminin içeriğinden girer, dışarığından çıkarım ama sinirimi yaymak ve zıplatmak istemiyorum.
3. geleneksel YGS sınavı geçen Pazar yapıldı. Tüm yurtta kalp krizleri, sinirsel ataklar, sınav yolunda trafik kazaları ve gözyaşlarıyla kurTlandı. Bizim sınav ergeni sağ salim atlattı sınavı. İlk duam oydu zaten: "Aman sorunsuz girsin çıksın önce." Midesi bulandı, başı kaşı döndü, ishal tepti, kusmuk taştı, ruhu bunaldı olmadan, 1 no.lu salonun, 1 no.lu sırasından kalksın çıksın diye adaklar yaptım. İki no.lu duam ise malum, soruları kolayca çözebilsin idi. Onun için adak yapmadığımdan olsa gerek, pek kolay çözememiş. ÖSYM geçen sene "duyduk duymadık" demiş ve bu seneki sınavı "çok kitap okuyan"lar için çalacaklarını ilan etmişmiş. E bu tabii biraz geç kalmış bir uyarıydı. O zamana kadar damarında okumayı bir sevgi olarak dolaştırmayan öğrenci son senede, sınava mı hazırlansın, Tolstoy mu okusun seçeneklerinden sınav'lı olanı seçecekti haliyle. Kabul ediyorum, ergenim okumalardan pek hoşlanmaz. Evde sürekli okuyan ebevenynlerinden gak geldiğinden mi deseeem (evde kitap okunmuyorsa çocuğa kim örnek olsun arkadaş diyenlere ters köşe), yoksa zaten naturasında olmadığından mı bilmem, kitaplardan çok spor muallimi olmuş bir genç delikanlıdır. Hadi bunları geçtim; eğitim içinde kitap okumayı ödev değil de zevk için/kendileri için sevdirmeye çalışma, bizim denk geldiğimiz okul ve hocalarda pek başarılı değildi.
Ey ÖSYM ve Milli Eğitim Bakanlığı, siz hangi ders programını üniversite sınavına odaklı yapabildiniz ki? Ne zaman sadece okulda öğretilenleri sordunuz ki? Niye çocuklarımız dersane ve özel ders arasında mekik dokumak zorunda kalıyor? Peki ya bunlara maddi gücü yetemeyenler ne yapsınlar? Bunlara yetişebilsin diye rapor alırlarken niye utanıp da, "olur mu öyle şey, benim okulum, benim öğretmenim nesine yetmesin!" diyerek kendi bünyeni geliştirmiyorsun? Okul yönetimlerinin bile yoklamalarda anlayış göstermelerine, "gidin çalışın" demelerine neden sevinir hale geldik? Haftada 2 gün, o da yarımşar gün gidilen dersanelerin, haftada birer saat alınan özel derslerin önüne, tüm hafta tam gün gidilen okullarınızla neden ayakta kalamıyorsunuz, neden aşamıyorsunuz onları? Şimdi kalkmışlar, rapora engel koymuşlar, 25 günlük ekstra bakanlık iznini geri almışlar. Okuldaki hocaların ne kadar yeterli ki, bunlara engel olarak bir faydası dokunsun? Hocalar da memnun bu işten; işleri azalıyor. Alenen, öğret(e)medikleri yerden soru sorup, öğrencilerin "hocam siz bunları işlemediniz ki, dersaneye gidişimize mi güvendiniz?" diye soran öğrencilerine, çekinmeden "evet" diyebiliyorlar.
Velhasıl-ı kelâm, al birinden vur ötekine...
Allah'ı var, bizim ergen ciddi bir sorumluluk gösterdi ve sıkı çalıştı. "Üzerime düşeni yaptım" diyebilmesinde yerden göğe hakkı var. Spor delisi bir delikanlının aylardır spordan kendini izole ederek, masalara-yerlere-yatak üstlerine, test kitapları-test kağıtları-kalemler-silgiler yayılmış bir odaya kapadı kendini.
Şu an tek dileğim ruhen ve bedenen zarar görmeden, önümüzdeki sınavlara hazırlanacak kuvveti yeniden oluşturması ve atlatması. "Çalış oğlum" dedirtmedi bize hiç. İnşallah da dedirtmeden haziran sonuna intikal ederiz de, ben gene yazın hangi hayvanlardan korktuğumu anlattığım neşeli yazılarla burada raks ederim. Temmuz'da "şifre söylentileri" diye başka bir zehir zemberek yazı yazmak nasip olmasın işşşaallah yarabbicim. Hakikaten ve can-ı gönülden aminnn!!!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






