25 Kasım 2012 Pazar

VEJETARYENLER VE HAYVANSEVERLER OKUMASIN

Ciğer... Ablamla ben çocukken, babamın, "kan yapar" diyerek mutlaka yememiz için ısrarcı olduğu tatsız tuzsuz organ. Üzerine ancak tuzu boca ederek yemeye çalıştığım ızgarasından çok sotesine katlanabiliyordum. Ama artık büyüdüm ve ne yemeyeceğime karışan yok, yaşasın! Yani artık sotesini de yemiyorum, ohhh! Ha bir de tababetçi bir eş ile yaşayınca, işe, ciğerin içinde biriken toksinler muhabbeti girdi. Benim ciğersiz geçirmek istediğim hayatım, bu sayede destek de buldu (zaten onunla bu yüzden evlendim). Bir kasapla evlenseydim, nice olurdu halim? Gerçi ben kasap izlemeyi ve et yemeyi çok seven bir insan olarak çok da zorlanmazdım. Kasap kocamı dükkanında sık sık ziyaret ederdim, etlerdeki sinir ve zarları temizlemesini hem izlerdim hem yardım ederdim, yağları ayırtmak isteyenlere ters ters bakardım, çünkü hayvansal yağa bayılırım. Allah kasap koca nasip etmediği için (Allah'tan eşim cerrah değil), et ürünleri pazarlayan fabrikalara ziyarete gitmeyi istemişimdir hep. Oradaki, daha bir havalı görünen kasapların ellerine geçirdikleri metal eldivenlere bile özenmişimdir. O, eti hiiç zorlanmadan kesen keskin bıçakları da severim. Evde ekmeği bile zorla kesen bıçaklarla az uğraşmadım zamanında. Hani bazen olur ya, bir türlü yenisini almaya vakit ayıramazsınız; işte o ara ekmek zor kesilir. Kanımca, en kolayı ekmek almayı bırakmaktır, o dönemde. Pilav yapmak daha kolay yani.


Rahmetli dedem, akciğer de yerdi yahu! Bir hayvanın, bir insanın tüketebileceğinden çok daha fazla miktarda anatomisini midesine indirirdi. Kuyruk yağı sevgim de ondan geçmiştir bana. Yıllardır kuyruk yağı arıyorum (gerçi çok da aramadım ama gönülden istiyorum), yok bulamadım. Birkaç kasap gezdim, "yok" diyorlar. Kasaplar insana ruhsuz bakıyorlar. İyi ki onlardan biriyle evlenmemişim. Meslek icabı şu deyimlere de vakıf mıdırlar acaba?: "Ciğerini okumak" ve "ciğerini yemek". Pek sanmam. Dedim ya, kese biçe duygu körelmesi olmuşlar; Allah bıçaklarını köreltmesin. Ama tababetçi eş çok güzel ciğer okur, meslek icabı. Abdullah isimli, göğüs hastalıkları uzmanı ve had safhada kibar bir beyefendi olan arkadaşımıza takılan isim: "ciğerci Apo".

Ben pek hayvansever değilim ama hayvandöver de değilim. Onlarla ilişkim için en uygun şarkı: "Seni uzaktan sevmek..." vs vs olurdu. Yani kendileri canlı iken. Yenebilir olanlarını, tabak-ağız-mide mesafesinde çok seviyorum. Yani kendileri cansız ve tercihan soğan-domates-biber-baharatlı vs iken. Sebze mi, et mi dense, et derim ama sebzesiz de yaşamam. E tabii İzmirliyiz; sadece hayvansal değil, zeytinli yağlara da zaafımız gani.

"O ciğer bitecek" diyen babam, bizi sakatat yemeye de alıştırmıştı. Hâlâ duacıyım ona. Allah'ım nasıl severim kokoreçi, kelle paçayı (hatta kelleyi ayrı, paçayı ayrı da severim), söğüşü, uykuluğu, billuru, işkembeyi... Eskiden beyin salata da yerdim, ama tababetçi eş ona da yasak koydu; e ne de olsa ciğer ve beyin toksin toplama merkezleriydi; ses etmedim, kabul ettim, saygı duydum. N'apayım söğüşüm beyinsiz de olsa yerim; söğüşün fazla zekisinin tadı daha lezzetli olacak diye bir şey yok.
Bizim ergenler henüz elinden tutulması gereken yaşlardayken, kısaca anaokuluna giderken, önünden geçmek zorunda olduğumuz bir kebapçı vardı (hâlâ da var). Kömürde kokoreç yapardı (hâlâ da yapıyor). Bir koku yayılırdı kiii, erkek olsanız bir yeriniz şişer, kadın olsanız durduk yere aş eresiniz tutar. O derece! Oradan her geçişte, çocuklar, "anne ne güzel kokuyor burası" derlerdi de, ben biraz daha büyümelerini beklerdim. Ama ne zaman ki onlara kokoreçi tanıştırma zamanı geldi ve yediler, sülalemize lâyık çocuklar olduklarını da kanıtladılar. "Ya sevmezlerse" endişemi sildiler. Hatta oğlum iki yarım ekmeğe yaptırırdı; -dı, çünkü çocuk artık İstanbul'da ve buradaki kokoreçe hasret.
Burayı bulmalı. Hem kokoreç hem midye. İkisi bir arada. Kokusunda davet var. Ateş beni çağırıyor.

"İstanbul'da kokoreç var" demesin kimse bana! Ona kokoreç denmez, kakofoni denir (Kakofoni: kulağa hoş gelmeyen ses. Ses kakışması). İşte İstanbul'daki de öyle bir "bağırsak-domates-biber" kakofonisi yani "Kokofoni". İpincecik kıyılmış kokoreç olmazzz! İçine domates-biber vs konmazzz. Kıtır kıtır eti hissetmek lazım; bir de biraz tuz ve bolca kimyon; hepsi bu!

Midye dolmayı anmadan geçersem yazım açık gider. Midye dolmayı da sevdirmeyi görev bildiğimiz çocuklarımız küçükken, midyenin denizden içinde pilavıyla çıktığını sanıyorlarmış.

Tüm bu yiyecekleri temiz ve sağlam bir yerden yemek gerekliliğini de vurgulamakta fayda var tabii ki. Ben AB'ye karşıyım; e artık nedeni belli.


Vejetaryen ve hayvansever arkadaşlarımın gönlünü almak üzere, en sevdiğim şarkıları yazayım:
- Bir kedim bile yok.
- Hoplayıver çekirge.
- Acayip hayvanlara benziirsen.
- Sazlıklardan havalanan bir ördek gibi sesin.
- Mini mini bir kuş.
- Ku vak vak vak.

Not: Ben aslında mecaz anlamdaki ciğeri hem yiyen hem okuyan bir cancağızıma, "ciğer okuyanlar" ve "insanın ciğerini yiyenler" üzerine bir yazı yazmaya söz vermiştim. Ama kasap havası ağır bastı. Kusura bakmasın. Ama sözüm söz onu da yazacağım.







20 Kasım 2012 Salı

ADINI 'İMZA' KOYDUM: MÜGE'NİN YOLU

Tefrika silsilesinin en başında söz verdiğim üzere, şimdi de iyi haberlere geçiyorum. Üç yazı boyunca şişirdiğim iç dünyanızı, bu güzel haberlerle söndürüp, sevgi pıtırcıklarına boğacağım hepinizi.

Ben kitap fuarına gitmeye niye üşeniyordum, niye gözümde büyüyordu? İşte o aşağıdaki olayları tahmin ettiğim için. Ki araştırıp da bulduğum yöntemler bile daha iyiymiş de, ancak o üç saatlik çileden sonra daha iyi anladım. N'apalım kısmet böyleymiş, göreceğim varmış. Ne halim varsa gördüm. Artık bu dünyada sırtım yere gelmez.
Havalimanı ve Tüyap'ın servisleriyle gitmeyi keşfettikten sonra, yayınevine geleceğimi bildirip heyecanlı bekleyişe geçtim. Yine de imza saatime zor yetişeceğim gibi bir pırpır halim yok değildi, ama yapacak bir şey de yoktu. Fakat şöyle güzel bir gelişme oldu: Benimle yakın zamanlarda aynı yayınevinden ilk kitabı çıkan Ali de (Ali Ünal-- "Alaca Dünya ve Yalnızlığım", çok tavsiye ederim!!) Antakya'dan geliyordu. Twitter'da ikimizi de takip eden ve sıcak bir iletişim kurduğumuz bir grup tatlı insan ikimizi de havalimanında karşılayacaktı. Ki o grubun elebaşısı da bloglardan yıllardır takipleştiğimiz sevgili "Kitap Delisi Gizem" idi. Gizem, annesi ve kız kardeşi, Ali'yi ve beni alıp Tüyap'a götürdüler. Bu benim ilk erimeye başladığım an oldu! Kaç tane yazara, üstelik sadece ilk kitabını yazmış yazara bu nasip olurdu bilmiyorum.
O âna kadar birbirini sadece sosyal alemdeki fotoğraflarından gören ama sohbetlerle ısınmış bu beş insan, sanki zaten hep buluşurlarmış gibi sarıldı birbirine. Neşe içinde fuara doğru yol aldık ve ulaştık. Orada da diğer arkadaşlar bizi bekliyordu.
Yayınevimizin standına vardığımızda, heyecanım tavanları deliyordu ki, fuarın tavan yüksekliğini tahmin edersiniz. Edemiyorsanız, yardımcı olayım. Bknz: aşağıdaki fotoğraf: 






Kitaplarımız, adımız yazılı karton ve sandalyelerimiz hazırdı. O sandalyeye oturmaya önce çekindim. Bir türlü inanamadım bunların gerçek olduğuna. Hafif bir başım döndü; açlıktan değil. Çünkü sabahın altısında kahvaltı edemediğim için aldığım poğaça ve uçakta ikram edilen sandviçi bir güzel yemiştim. Mutluluk denen içkinin sarhoşluğundaydım sadece. O stand bana evim gibi geldi. Bizi karşılayan güzel insanlar da benim misafirimdi sanki. Ve aslında onlar bize misafirperverliğin en hoşunu sunmakla meşgullerdi. Standın önü sanki bir kokteyl varmışçasına kalabalıktı. Hepimizin ağızları kulağı da geçmiş enseye doğru yol almıştı. Stand görevlisi şeker hanım da İzmirli çıkmasın mı! Bize hemen kahve ikram etti sağ olsun.

Sonunda oturmamız gereken yere geçtik ama sohbet gırla devam ediyordu. Gizem ve annesi sürekli fotoğraf çekiyorlardı. Ardından birer ikişer başkaları da gelmeye, kitaplarımızı incelemeye, imzalar istemeye başladılar. Ne zaman imza vermem gerekse, hem ne yazacağımı bilemiyorum hem de elim titremeye başlıyor. Aslında çok güzel olan el yazım sapıtıyor. Amaaan nasılsa bu kadın doktor, ondandır bu karışık yazısı, derler diye kendimi avutuyorum :) Bir akşam önce, evdeyken, hangi kalemle imza atayım diye dört renk (mavi, mor, pembe, yeşil) kalemi kızımla eleyip eleyip, onun seçtiği mavi kalemde karar kıldık. Ama ben o gün mor kazak giydiğim için mor olanla imzaladım (kızım duymasın) :))

Bir önceki yazımda da belirttiğim gibi sırf kendi kitabımı değil, birer yazıyla katıldığım diğer kitapları da imzalamaya başladım, bir süre sonra. Hatta aynı ortak kitapların birkaç yazarı da geldi; birbirimize imza vermeye başladık, birbirimizi ağırladık. ("Tuhaf Alışkanlıklar Kitabı" ve "İmza: Kızın"). O arada dişleriyle sorunu olanların şikayetlerini de dinlemedim değil; ne de olsa rahmetli Hipokrat'a içtiğim ant vardı. Yanımda götürdüğüm mini boy diş macunlarını da, kitap ayracı olarak hediye ettim :)
Ayrıca eşi de yazar olan bir arkadaşım ta Antalya'dan gelmişti; onlarla da sarmaş ve dolaş olduk. O bana kendi kitaplarını, ben ona benimkileri alladık pulladık hediye ettik.
Orada geçen yaklaşık üç saatin nasıl geçtiğini hiç anlamadım desem yeridir. Hatta Ali ve bana ayrılan süreyi yarım saat da aşmışız. Bizden sonra imzası olan hanımdan haberimiz olmadığı için (uyaran da olmadı, o da geç kalmıştı), apar topar standı boşalttık. Jest olsun, hoşluk olsun, ne demektir bilirim diye, hemen onun kitabını aldım ve imzalattım kendisine. Ama o benimkini almadı. Oh iyi ki vaktinden çalmışız (Belki de o yüzden almadı, cık cık cık!). Okumayacağım işte kitabını :))))

Sonra aynı ekiple fuarın kafesine geçtik. Oraya sonradan gelen ve yine sosyal alemden tanıştığımız bir başka şeker kız Esra da geldi, hem de ta Eskişehir'den. Kafede otururken yazar Irmak Zileli'yi gördük. Hemen yanına gittim, kendimi tanıttım. Hemen tanıdı; çünkü: 1- Ben onun romanını okumuş, onu Twitter'da bulunca güzel dileklerimi paylaşmıştım ve o da çok mutlu olmuştu. 2- Ona kendi kitabımı kargoyla yollamıştım. 3- Günler içinde, bir türlü okuyamadığını söylemişti. 4- Ben de sorun etmemiş gibi görünmüştüm. Utanmış gibi göründü ama bunu ne kadar aklında tuttu bilemem, çünkü çocuğunun ağzına köfte patates tıkıştırmakla meşguldü. Bir daha yazarsa, onun kitabını da okumayacağım :)))

Kafede sohbet güzeldi ama "abdala malum olan" bir huzursuzluk içindeydim. Zira yolum uzundu. Ama metrobüs denen icat vardı ya, neden huzursuzdum ayol! Hem ne diyorlardı: "Herkes inecek." Bitti gitti, sorun yoktu. Hâlâ yerinde olan saçlarımı, küpelerimi, yüzüklerimi ve fularımı bozmadan, herkese binlerce teşekkür ettim, sarıldım, öptüm ve veda edip kapıya yöneldim.
İlk bu yazıyı okuyanlar! Eğer gerisini merak ediyorsanız, dün yazılmış üç adet traji-komik hikâyem aşağıda boylu boyunca uzanıyor.

ZİNCİRLİKUYU-SÖĞÜTLÜÇEŞME METROBÜS HATTI (Tefrika No. 3)

Sabah temiz temiz giyinmişim (şık'la spor arası, 'rahat olayım'la-'çok da spor olmayayım' arası-diş ile düş arası :p), asansörde yüzüklerimi takmışım, havalimanında kimseye aldırmayıp tuvalette hafif makyaj yapmışım (uyanır uyanmaz da yapılmıyor ki yahu), uçakta küpelerimi takmışım, bir akşam önceden fönlü saçımı,  sabahın köründe de olsa tekrar düzleştiriciyle fiyakalandırmışım (okura saygı).
Ben bu hazırlıkların havasını sırasıyla şöyle kaybettim:
1- Deli rüzgarda saçlarım alabora olup yüzüme gözüme gelince, fönü mönü boş verip Cennet Mahallesi sakinleri gibi şak diye tepeden topladım.
2- Avcılar istikametinde giderken hafif bir sıkıntı bastı ve küpeleri çıkarıp çantama attım.
3- Avcılar-Zincirikuyu ısdırabı sırasında elimdekiler gittikçe ağırlaştı ve yüzükleri çıkardım.
4- Sinirden kaşım gözüm oynadıkça gözlerimi kaşıdım, makyaj dengesiz olarak bozuldu.
5- Boynuma taktığım kendimce şık bulduğum fuları, çektiğim gibi çantama tıktım.

Zincirlikuyu halkına bu kadar zebil görünmek ister miydim? Haaayııırrr!!! Özür diliyorum hepsinden ama n'aapayım, koşullar beni böyle yaptı. "Arabesk" filmindeki Müjde Ar gibi filmin sonuna doğru dağıldım. Sözüm söz bir dahaki sefere full aksesuar olacağım, diyebilmek isterdim ama kusura bakmayın be anam, one minute daha da gelmem.
O halde son hattın yolculuğuna çıkacak gücü bulamayıp, istasyonun kenar demirlerine dayandım. İzlemeye başladım. İçimden, bitmek bilmeyen insan seline deee, metrobüslerin az sayıdaki koltuklarına daaa, itişip kakışmanın kaçınılmaz kural haline getirilmesine dee övgülerimi düzdüm.
Art arda gelen araçlara koşuşturmalarını, kapıya denk gelmeye çalışmalarını, yüzlerdeki bıkkın ve yorgun ifadelerini izledim ve her birine ayrı ayrı acıdım. Buradan nasıl kurtulacağımı ve belki de hep burada (sanki bir ara evrende sıkışıp kalmış Matrix Müge'si gibi) kalacağımı düşündüm ve ürktüm. Yoo hayır, yılmak yoktu. Ucunda evladıma ve yeğenlerime kavuşmak vardı. Hemen orada koskoca bir çöp bidonu olduğunu ve onun dibinde sandviçini yiyen bir ergeni görüp, onun ne diye bu leş gibi şeyin dibinde yediğini düşündüm.Herkesin şakülü kaymıştı, balatası sıyrılmıştı ve ben her an onlardan biri olabilirdim. Silkelendim ve onlardan biri gibi araçlardan birinin kapısına denk gelmek için dizilip durdukları kaldırıma kendimi dizdim. Ona rağmen önüme birileri geçti. Çekçekli çantamı önüme koydum ve rahatsız ettim onları, gittiler. Sağımı solumu kolladım.
Gelen üç araçtan ancak sonuncusunun ve onun da en son kapısının rastgele önümde durmasına hayretler ve minnetler içinde kaldım. Saygı, sevgi, nezaket unutulmak içindi bu şehirde. Ben niye hatırlayayım ki! Kimsenin beni akıtmasına izin vermeden, hoop atladım içeri. Hızlı karar vermem gerekiyordu. Yerlerden en korunaklı olanına uçtum. Eşyalarımı yerleştirdim. Yaşları benden büyük teyzelere bakmadım bile. Oscar benim de hakkımdı. Onca tiyatro deneyimimi ortaya koymamın tam zamanıydı. Laf edecek olana lafım hazırdı. Cazgırdım artık arkadaş! Yaklaşık iki saat içinde kat ettiğim 43 durak ve 60 km sonrasında, karakterim hızla değişmişti. Adaptasyon hızıma inanamadım. İnteraktif eğitimin başarısına da... Mutasyona uğramış, bir İstanbulluya dönüşmüştüm. Survivor 2013'e hazırdım. Hindistan cevizi yemeye de alıştım mı tamamdı.
Ama o da ne! Meğer bu hat sadece 20 dk sürüyormuş. Daha ayaklarımın uyuşukluğu, belimin ağrısı ve sinirimin dumanı geçmeden, Söğütlüçeşme'de indiK. Biz hep iniyorduK. E zaten ne demişlerdi: "herkes inecek."

Kendimi Kadıköy Evlendirme Dairesi'nin bahçesinde buldum. Aman Allah'ım oturacak banklar vardı. Ağlayarak gittim önce okşadım onları. Sonra oturdum, sanki Bellona'ya iyi ki rastlamışım gibi, yatak uzmanından İşbir yatak bulmuşum gibi, Yataşşş gibi. Baktım insanlar şık şık giyinmiş nikâhlara girip çıkıyorlar. Kendimi o kadar iyi hissettim ki, içeri girip evlenenleri tebrik edesim, sarılasım, başımı omuzlarına koyup ağlayasım açılasım geldi. Eşek değillerdi ya, bir şeker verirlerdi herhalde; bu açlıktan ölmüş ve bir takım insani ihtiyaçları gelmiş insana. O arada taa Sarıyer'den, bir A noktası çıkışı endamıyla, yola çıkan oğluma öğrendiğim her şeyi anlattım ki, anası gibi sürünmesin, B noktasına varana kadar tipi kaymasın istedim. Ama zaten o artık İz-tanbullu olmuş çoktan :)
Bağdat Caddesinde turlayan yeğenlerimden rota aldım. Taksiye bineyim dedim, bulamadım. Bağdat Caddesi dolmuşuna bineyim dedim, bulamadım. Minibüs Caddesi dolmuşuna binip, oradan da taksiye atlarım dedim ve bomboş bekleyen bir tanesine zıpladım. 1.60 tl.lik dolmuş paramı iletsinler diye öndeki ruhsuz hanfendüye uzattım ve içimde bir yerlerde hâlâ yaşayan nazik tarafım dile geldi, rica ettim. Önce hiiiç bana mısın demedi. Sonra uzattığım parayı aldı. Paranın bir kısmını yere düşürdü. İneceğim durağı söylemedi şoföre. Hasbinallah veli vel mekin miydi neydi, onun niyetine sabır duası ettim.
Yola çıktık, köşeyi döndük, trafik tıkandı. Artık k'ler küçülmüştü, çünkü sadece 7-8 kişi bir aradaydık. Hepsini çok seviyordum. Birkaç durak sonra yanıma, elinde kocaman ve mis gibi bir buket çiçekle yaşlıca bir amca oturdu. Ohhh içim açıldı.


İnsanlığıma geri dönmeye başladım. Birden kitaplarım geldi aklıma: "Tuhaf Alışkanlıklar Kitabı" ve "İmza: Kızın". İkisinde de yazılarım var (sakın kaçırmayın, çok güzel iki proje oldu). Kitap bile okudum, o derece yani. Hatta durağı kaçırıyordum, bu derece yani.
İndiğim yerden bir temiz taksi çevirdim. Bindim. Bütün İstanbul yollarını bilir bir edayla güzergah ve varılacak noktayı kararlı bir şekilde söyledim. Gölgeler henüz kısayken başlayan yolculuğum, sokak lambasının gölgelerindeyken tam 3 saatte bitti. İndiğim yerde toprağı öptüm, hatta artık FB'li bile olabilirdim (yalan). Yeğenlerimi koklayarak öptüm, sarıldım (gerçek). Kavuşmanın sevinciyle göğsümden bayrak çıkardım, ağladım (yalan).

Anacım onlar da "o yer dolu, bu yer kötü, orası soğuk, burası bilmem ne" diyerek beni yürütmesinler mi! Sonunda bir mekâna resmen deve gibi çöktüm. Oğlumun benzer bir yolculukta olduğu yolundaki habere artık şaşırmayarak, masaya gelen ilk ekmeğe saldırmadan önce tuvalete koştum.

Sonuç: Bir saat sonra oğlum da geldi. Daha ne isterdim! Ankara'dan gelen küçük yeğenim, İstanbul'da yaşayan büyük yeğenim ve taze İz-tanbullu oğlumla öyle güzel bir akşam geçirdim ki, metrobüs diye bir icadın olduğunu bile unuttum. Sadece bu tefrikayı yazmak için hatırladım ve şu an hemen tekrar unutacağım. Hatırlatana metrobüs bedduası ederim ve kesin tutar valla!


Halbuki ben deniz otobüsü ile gidip keyif yapacaktım...

19 Kasım 2012 Pazartesi

AVCILAR-ZİNCİRLİKUYU METROBÜS HATTI (Tefrika No.2)

Avcılar'da inmenin hemen ardından tekrar binme eylemine doğru yuvarlandıK. Yollara revan olmadan önce: "İndiğim yerde peron değiştirecek miyim?" diye sormuştum. Sandım ki, metro aktarması gibi olacak. Ama bunun ucunda "-büs" olduğundan tek cevap vardı biliyorsunuz: "Herkes inecek". Buna ek olarak: "İndiğin yerden bineceksin". E peki madem, vakti gelince çözerim durumu herhalde, dağdan gelmedim ya, pehh!

Güruh ülkesinin insanlarını takip ettim. Artık "hepimiz bir fidanın güller açan dalıydıK". Yek vücut olmuş, oğluma ve yeğenlerime gidiyorduK. Nasıl da özlemiştiK onları di mi ama! Karşı tarafa geçiyorduK ya, hep birlikte Fenerbahçe stadına gider, Allah ne verdiyse yerdiK.
Ben tabii "the cahil" olarak, ilk gelen araca saldırdım. Sıraya falan girmemeyi artık öğrenmiştim, çok çakalım ya! Ama daha öğrenemediklerim varmış, ...mış, ...mışşş... :(
Saldırın ey ahali!

Baktım yer kalmamış, olsun varsın iyi niyetiyle içeri tekrar akıtıldım. Bir yanımda selvi boylu al yazmasız bir delikanlı, öbür yanımda selvi boysuz al yazmalı bir kadın, diğer yanımda Gangnam style bir yeni yetme, bir başka yanımda emekli Salih öğretmen, az ötede Fahriye Abla, ben de olsam olsam Asiye (nasıl kurtulacağım bakalım)... Çok sıcak bir ilişki içinde yolculuk başladı. Öyle bir yerde durduruldum ki, tutunacak boru uzak, tepedeki tutangaç (adı ne onların ya?) da uzak, yakındakini selvi oğlan kapmış, dirseği ağzımda. Önünde koruduğu kolladığı sevgilisiyle neredeyse suni teneffüse girişmek üzere; dirseğinin kimin ağzına girdiğini mi düşünsün yani, ben de bi alemim yahu... Bacaklarımın arasına, yere çekçekli sırt çantamı sıkıştırdım. Üzerine poşetimi astım ama sıkı tutmam lazım, her an düşebilir. Omuzumdaki çanta, selvi boysuz kadının alnını öpüyor; yapacak bir şey yok, ben de çiğ çiğ dirsek yiyorum zaten. Gözümü korumaya çalışıyorum, yoksa ani bir fren sonrası "ilk imzasından dönen acemi yazar (ki ayrıca "the cahil"), İstanbul'dan gözü mor döndü," tarzında bir habere konu olmak istemem. Heytt ben de bir iki it-kak yaptıktan sonra âşıkları azıcık öte ittim de, bana yakın tutangaçı kaptım. Çok hızlı öğreniyorum yahu! Âşıklar anlamadı bile.
Arada oğlanın dirsek arasından ekranı görmeye çalışıyorum. "Bir sonraki durak Zincirlikuyu" yazıyor ama ben biliyorum ki, o son durak ve bizzz hepimizzz orada ineceğiz. Arada görünen duraklara bakıyorum, amanın destan gibi... Adaam sende, trafiğe takılmayan, medeniyetin zirvesi bir araçtayım, nasılsa zırt diye giderim.

Ya git git bitmiyordu, ya da bana öyle geliyordu. Cevap: bana öyle geliyordu ve o yüzden de git git bitmiyordu. Çünkü bir önceki etapta oturuyordum ve Cennet Mahallesini bile gülümseyerek izliyordum. Ve çünkü ayaktaydım ve dünyanın en berbat yogasını yapıyordum. Âşıklar indi, yerine üç tane taze üniversiteli geldi: iki erkek, bir kız. Konuşan sadece bir erkek; diğerleri sadece sırıtıyorlardı: "Ehliyetim yok ama trafikte çoook araba sıkıştırmışlığım var icabında. Alooo olum gene mi babaanen öldü yaa! Bekliyom kanka, gel artık.. Abi bu oğlan da hep böle diyo. Bi akşam toplandık, aradı babaanem öldü dedi. Ertesi hafta bi daa.. E olum daha geçen hafta öldü dedin, dedim.. Haa o zaman ölüm döşeğindeydi dedi abi ya.. Nıhaha haha..." Ters ters bakıyorum ama kim görüyor ki, görse ne olacak ki... O da ne! Diğeri de konuştu! Meğer tüm durakları ezbere sayıyormuş.
Sanki elli beş tane durak var, bitmiyor bu yooolll!!! Asla evlatlarıma kavuşamayacağım, mezarıma "Meftabüs'te öldü" yazsınlar! Belim, bacaklarım koptu; ayaklarım hissetmiyor, ellerim uyuştu, derken pencere önü boşaldı ve ben borunun bir ucuna yapıştım. Allah'ım sırtımı dayamak, pencereye yaslanmak, bir boruya tutunmak nasıl güzel bir duyguymuş da değerini bilememişim, affet beni. O arada uzaktan bir koltuğun boşaldığını gördüm. Haa ona oturmak gibi saçma bir hayale kapılmadım tabii ki, çünkü arada seksen beş insan falan vardı, ben sadece izleyiciyim. Boşalan yere oturan tıfıl tayfa bir oğlan işi biliyor: yüzüne öööyyyle bi ifade takınmış ki, "hiiiç iyi değilim ben, oturmam lazım" ifadesinin Oscar'lık hali. Bizim tiyatroya önermeli onu ama ne yazık ki metrobüste yaşıyor, gelemez. Bu arada içimden sarf ettiğim küfürlerden hiç bahsetmiyorum bile. Sabredeyim, sanırım eninde sonunda bu yol biter. O kadar zebilim ki artık, dirseklerimle boruya kaykıldım dinlenmeye çalışıyorum. E tabii sabah 6:30'dan beri çoğunlukla ayakta olmanın helâk düşmüşlüğü de var. Ama ben İzmir'den bile daha kolay gitmiştim oraya kadar. Tüm bu olanlar imza günüme katıldığımı, orada geçirdiğim şahane vakitleri falan unutturmuş bana. Telkin, tevekkül, sabır falan hak getire...

O arada yeğenimle telefonda konuşmaya ve nerelerde olduğumu söylemeye çalışıyorum. Hat sürekli kesilip duruyor. Dengemi kaybettikçe debeleniyorum. Üç dört denemeden sonra konuşabilir hale geliyoruz. Ve ben etraftakileri takmadan saydırıyorum: "Ne biçim bir yer bu İstanbul! Her yerden insan çıkıyor. Bari bir yerde azalsa içerdeki insanlar. Azalacağına artıyor. Yemişim böyle şehri ben!"

Ve sonunda Zincirlikuyu! Sormaya gerek yok, güruh ülkesinin insanlarıyla birlikte hiç zorlanmadan indiK, indirildiK. Ne mutluyduK ya Rabbim!

"Her ölümlü bir gün metrobüsü tadacaktır," yazılmalı kapısına... Diyeceğim budur.

Devamı geliyor... Gidin bir tuvalet arası verin hadi ;)


BEYLİKDÜZÜ-AVCILAR METROBÜS HATTI (Tefrika No.1)

Veni vidi vici.
En basit haliyle İstanbul'a gidiş dönüşümün özeti budur. Ama içi beni, dışı kimi yakar bilemem o kadarını artık. İmza günü tahminimden de güzel ve özel geçti. Tanıştığım insanları anlatmam lazım. Ama şimdi değil. Çünkü önce içimden şu "İstanbul'un yolları" zehirini atmalıyım. Yani önce kötü haberi vereyim de, iyi haber sonraya kalsın. Bu yazının anafikri: "İstanbul'da ulaşım adamı delirtir," olup, okumak istemeyenleri şimdiden uyarırım. Yol yakınken okumaktan vazgeçseniz de sizi anlarım. Metrobüslerin çalışma düzenini bilenler çok eğlenecek eminim. Bilmeyenler de öğrenecek. Demek ki herkes okuyacak :)))

Kitap fuarının bulunduğu Beylikdüzü adı verilen ve bana göre şehire uzaklığı nedeniyle kendisini "tilki-bakır-boşaltım sistemi" içeren deyimle andığım yere ulaşmada sorunum olmadı. Çünkü o iyi  haberlerden sayılıyor, o yüzden o sonraya kaldı. İmza günü bitince oğlum ve yeğenlerimle buluşacağım Erenköy-Bostancı civarına gitme yolculuğum müstesna bir deneyimdi, bir İzmirli olarak. Gitmeden önce yaptığım araştırma sonucu, Tüyap'ın servisiyle Bakırköy deniz otobüsü iskelesine gelecek, oradan Bostancı'ya geçecek, oradan da bir taksiyle hasretlerime kavuşacaktım. Servisin ve deniz otobüsünün saatlerini not aldım. Yollara hazırdım, gazam mübarek olmayı bekliyordu.
Amma velakin fuarda konuştuğum tüm İstanbullular bana metrobüs icadına binmemi önerdiler. Tüyap'tan Kadıköy'e kadar zırt diye gidecekmişim. Bir değil, iki değil, herkes böyle deyince, benden daha kötü bilecek değiller, şeklinde saygı duydum ve onları paşa paşa dinledim. "Nerede ineceğim, nerede aktarma yapacağım, bir daha nereden bineceğim?" gibi o an için anlamlı gelen sorularıma aldığım cevaplarla "nassıı yanii??" oldum ama cevap hep aynıydı: "Zaten herkes inecek, sonra herkes gene binecek." Bu ne ya? Herkes benim evlatlarla buluşmaya mı gidiyor?
Elimde çekçekli bir sırt çantası, omuzumda normal çanta, diğer elimde kitap dolusu bir poşetle döküldüm yola. Bir çıktım; deli bir rüzgar var. Saç baş karıştı, önümü göremedim; durdum saçımı topladım. Görüş mesafem açılınca görevli bir beye metrobüs durağını sordum. Köy insanlarının "aha şu dağın ardı" dediği bir mesafe gibi geldi bana, eli kolu dolu bir İzmirli olarak. Tek taraflı ve bana doğru gelen insanlar, sanki insan kovanından çıkmış arı-insanlar gibiydiler. Yürü yürü göremedim istasyonu. E hadi birine daha sorayım dedim; ve inadına da o kişiler genelde benim gibi oranın yabancısı olurlar. Neyse ben de bari az sayıda da olsa benimle aynı yönde ilerleyenlerle devam edeyim dedim. Netce itibariyle, en akılcı yol metrobüs icadıysa, herkes ona gidiyordur di mi ama?

Daha önce metrobüs görmemiş olan ben "the cahil", sonunda ufukta gördüğüm otobüsleri metrobüs olmaya yakıştıramadım. Daha havalı bir şey bekliyordum. Utanmadım ve birine sordum: "Bunlar metrobüs mü?". Ve hayal kırıklığı... Evet onlarmış. Çok takılmadım artık ve kendime en güzelinden bir "bir kullanımlık bilet" aldım. Ne zaman turnikelerden geçecek olsam, ya okutamazsam ya da çalışmaz da burada rezil olursam, diye bir korku yaşarım. Saçma ama gerçek. Tek defada okuttum ve içimden attığım zafer narasıyla savaşa başladım (ki o anda pek de bir savaş neferi olduğumu bilmiyordum).
Bir baktım sıra var. Her medeni insan gibi sıraya girdim. Otuz saniye geçmedi, sıra mıra hak getire oldu, hatta götüre oldu, çünkü hakkımı gasp ettiler. "Haa öyle mi," dedim ben de daha iyi bir yere kaydım. Anında otobüs geldi. Hurra bindirildim. Binmek değildi o, içeri doğru akıtıldım. Binmeyecek olsam bile nereye gidiyorsa gidecektim artık.
Ohh bir yer buldum, oturdum. Yüklerimi de yere koydum. Süpermiş bu ya! (erken yaşanan bir sevinç). Güzergah gösteren ekrana baktım: "Bir sonraki durak Avcılar" yazıyor. Hah ben de orada ineceğim. İyi de biner binmez mi ineceğim yani, dedim. Yanımdaki odundan bozma kıza sordum. "Herkes inecek" dedi. Kendi kendime konuşur gibi rol kesip, aslında ona sordum: "Ama bir sonraki durak diyor da." Hiiiç üzerine alınmadı, demek ki iyi rol kesmişim. Kriterimin ekranda ne yazdığı değil, herkesin inmesi olduğuna kendimi ikna etmem zor oldu. Mecburen "ekrana bakma ekrana bakma, insanlara bak, ne zaman inerlerse in" telkinleriyle bir yoga yapmadığım kaldı. Meğer yogayı diğer aktarmada yapacakmışım da haberim yokmuş (her şey çok güzel olacak sanan İzmirlinin dramı).
Meğer metrobüs güzelmiş, ben kargaşadan görememişim; yeni gördüm :) Yalnız hedefi hiç beğenmedim.

Pencereden dışarıyı izleye izleye gittim. Ohh ne güzel, trafik sıkışmıyor, akıp gidiyor. Otomobiiil uçar gideeer, günleri geldi aklıma. Hatta duraklardan biri Cennet Mahallesi'ydi de, aklıma dizisi geldi. Bakındım etrafa, hiçbirini göremedim :) (Hâlâ eğlenecek gücüm vardı yani). Aaa sonra bir baktım birisi "son durak" diye ünledi. Biri ona karşı çıktı; diğeri gene "son" dedi. Bir başkası "olur mu ya!" dedi. Sonunda ben şoföre seslendim, "inin" dedi, indiK. 'İndiK'teki "K"yi kapsayan sayıyı hiç bilemiyorum, çünkü çoktuK. O "K"ye, indiğimiz yerde başkaları da eKlendi. ÇoK Kalabalık olduK. Ama en azından "herkes inince ineceksin," aşamasının birincisini sağ salim atlattım. Hafif bir başarı sarhoşluğu da yaşamadım değil yani.

O zaferle, içine doğru akıtıldığım araçtan dışarı doğru da akıtıldım. O âna kadar ayaklarımı kullanmam pek gerekmedi. Meğer kalça-bacak-ayak-kol-el sahibi olduğumu öğreneceğim bir sürece doğru gidiyormuşum da kimse söylememiş.


Ha bu arada hani aşağıdaki yazılarımdan birinde, "imzama gelin, iki çift lafın belini kıralım" demiştim ya, o bel benim belimmiş.
Ayşe Hatun Önal'a sevgilerle: "kırıcan mı belimi" şarkısı metrobüs icat edilmeden yazılmış ya helal olsun böyle öngörüye...

Devamı hemen geliyor, bir defada okumak sıkar diye bozdurup bozdurup harcayacağım bu tefrikayı ;)