12 Kasım 2012 Pazartesi
USLAN ARTIK DELİ GÖNÜL
"Göz görmeyince gönül katlanır."
Yeri gelir bu gerçek olsun da ayrılıklara dayanabilelim, deriz. Evet, evet isteriz gönül katlansın. Gözden ırak olsalar da, gönülden ırak olmayanlar için bile bu desteği isteriz; katlanabilmeyi dileriz. O gönlün gözü aslında hep yakındır on(lar)a, ama katlansın diye medet umarız atasözünden. "Bu lafı ettilerse, vardır bir doğruluk payı," avuntusuna yapışmak şart olur.
Ayrılık göz kırparken, alışmanın zorluğu musallat olur gönüle. "Gidecek işte, nasıl olacak, ne olacak, nasıl alışacağım?..." Gönül, ileride göz ile nasıl bir ilişki içine gireceğinden habersizdir henüz. Çünkü O'nu göremeyecek olan gözün "sadece O'nu" arayacağı fikriyle meşguldür. Atasözü falan gelmez aklına; gelse de inanmaz ki. O gözlerle, baktığı her yerde onu göreceğinden, buğulanacağından, belki de yaşlarını akıtacağından başka bir şey düşünemez. Onu hatırlatacak cisimleri gözünün önünden kaldırmaya yeltense de, gönüldekileri hangi dolaba tıksın ki? Gönlünün tüm dolap ve çekmeceleri onunla dopdoludur.
Ve O gider... Göz göremez. Göz sadece boş boş bakar, gönül dopdolu çağlar. Çaresizliğin kabullenmişliğinde tevekkel olmaya mecbur kalınır. "Yeter ki iyi olsun!" Her Allah'ın saniyesinde soru işaretleri ve meraklarla yaşanır. Bencilliğin pençesine girmiş gibi, sırf sanki üzülmemek için yanında olsun istenir. Sonra omuzdan sürekli konuşan mantıklı bir ses, "saçmalama, her şey iyi olacak, bak o da istekli zaten," der durur.
"Evet, en çok da kendi isteğiyle gitti, o gücü bulmasa ister miydi, gider miydi?"
Tüm diyalogların, aynı insana ait omuzlardan konuşan bir monologudur aslında tüm bunlar. Çoğul düşünen, çoğul konuşan ve aynı konu için kafa patlatan omuz sesleri... Mantıklı ses de olmasa katlanmak ne mümkün...
Oğlumu okula bıraktıktan sonraki ilk bir araya gelişimiz otuz yedi gün sonra oldu. 'Gelsin de kokusunu içime çekeyim' heyecanıyla, 'ama gene gidecek' ön-üzülmesi arasında yolunu gözledim. Onu karşılamaya gittiğimde, onca kalabalık arasındaki ennnn güzel çocuk oydu sanki (Kuzguna yavrusu şahin görünür, diyen ataların da ağzına sağlık) :D
Bir hafta boyunca, burada olmadığı sürede merak edip de telefonlarda yeterince öğrenemediğimiz ayrıntılarla donattı bizi. İçimiz öyle rahatladı, öyle huzur buldu ki, artık dünyanın öbür ucuna gitse endişe etmeyiz, dedirtti bize. Giderken son saniyede "bir daha ne zaman görüşebiliriz, bilemiyorum," diyene kadar sapasağlam duran ben, dolan gözlerimi göstermemek için, yerdeki çöplerle ilgilendim ve uğurladım. Arkamızdaki arabanın içine doluşmuş bir ailenin de eğilmiş bizi izlediğini gördüm ve "ee napayım, böyle işte bu işler," tarzında bir hareketle arabamıza bindim, döndüm. O sıkıntıyla Tansaş'a bir girmişim; alakasız bir takım şeyler alıp çıkmışım :))
Şu an itibariyle, gönlün katlanma dozu epey bir palazlandı. Ama ben biraz rahatsız bir bünyeyim galiba. Bu gönül n'apsın daha benim için ha? N'aaapsınnn? Çünküüü şimdi de, fazla alıştım, az düşünür oldum, diye rahat batmaya başladı. "Ben ne biçim bir anneyim ki, bizi rahatlatmasından sonra bozuk yay gibi gevşedim," diyorum. Göz gördü, kulak duydu, el dokundu, burun kokladı ve gönül rahatladı. Artık "ne yiyorsun?" diye sormadığımı fark edip, sırf bunu sormak ve kendimce tatmin olmak için aradım, evvelki gün. Çocuk da şaşırdı tabii; "bir sorun yok, aynen devam," dedi. Tabii ki gidişinden bu yana tek konuşmamız bu değildi ama işte sormamışım bunu yahu!
İşte anneler böyle bir acayiptir. Atalarımız da her türlü hasretin yanı sıra, annelerin bu garip hallerini de bastırsın diye kafa patlatıp lafı çakmışlar. Çok da iyi etmişler. Gene haklı çıktılar.
Bu atalar ne çok şey yaşamışlar ve bütün hayatın her halini görmüşler de, her duruma uygun bir söz yaratmışlar. Valla bravo! Ama onlar bu laflar yokken, özleme nasıl dayanıyorlardı acaba? İyisi mi ben şimdi buna takayım kafayı... Ve şu aşağıdaki derneğe hemen üye olayım.
11 Kasım 2012 Pazar
HBB'giller
İnsan gözlemlerimin akıl, kalp ve deneyimler imbiğimden damıtılıp klavyede satırlaşmalarına devam ediyorum. Ama biliyorsunuz bu yazı türünün adı "deneme"; yani yazar duygu ve düşüncelerini oturur yazar, ne onay bekler ne eleştiriye kapalıdır, ortaya kor-alan alır-almayan almaz-hemfikir ya da zıtfikir olmak serbesttir. Belki de yazar dener, sonunda yanılır ya da haklı çıkar, ama yazmadan da duramaz. Türün adı itibariyle, telaffuzdaki tonlamanın yerini değiştirip, biri ona "deneME!" dese bile, dedim ya, yazmadan duramaz.
Etrafımızda illa ki vardır böyle insanlar. Ha kim bilir, belki yeri gelir kendimiz de onlar gibi davranır ya da düşünürüz. Ama ben burada "canı çıkmadan, çıkamayan huy ile yaşayanlar"ı yazdım. E hadi buyurun bakalım:
Konumuz: Her şeyi bildiğini sananlar güruhu...
Halk arasında kendilerine "HBB" deniyormuş, ben de yeni öğrendim. Tabii ki deyim olarak kullanımına tanıklığım ve hatta bizzat kullanmışlığım vakidir. HBB'yi bana açıklayan arkadaşım kibar kızdır; "herbolog gibi bir şey" dedi de, o zaman "hııı tamam" dedim.
Evet, bu zatlar her şeyi bilirler. Her konuda mutlaka fikir sahibidirler. Bilgi sahibi olmasalar bile, mümkünnn değil çaktırmazlar. Siz "leb" deyin, onlar çerezci dükkanını önünüze dökerler. Bunu yaparken, aslında öncelikle kişisel tatmin peşindedirler. Onlar, size gelene kadar önce kendi kendilerini ayakta alkışlamak isterler. Ardından da hitap ettikleri ve ondan mutlaka feyz almalarını istediği seyircilerini donatmak isterler (Faydalanın yahu onlardan, az kıyak mı bu? Hem de ne bilgisayar, ne internet gerekiyor). Kendilerini kanıtlamak için, içlerinde aşırı çaba ve çalışma içindedirler, dışlarında ise gaaayet sakiiin, gaaayet bilge bir tavır sergilerler. Sükuneti bozmak racona terstir; her ne kadar ruhlarında tsunami olsa da.
Çok soru sorarlar. Hatta sorarken kendilerinden geçerler, ama onlar sorduklarını fark etmezler. Mazallah fark ederlerse yıkılırlar, çünkü birinden bir şey öğrenmek demek, başkasının bilgisine ya da fikrine muhtaçlık anlamına gelir ki, bu yüzden kendilerini dövebilirler. Sohbetleri genellikle sorup deşmek ve üzerine ahkâm kesmek üzerinedir. Siz onların fikrini sormasanız da mutlaka öğrenirsiniz; direnmeyin hırçınlaşırlar. Hadi diyelim ki bir de sordunuz; değmeyin keyiflerine.
Hiçbir şeye şaşırmazlar. "Aaa gerçekten mi?", "hadi yaa?", "yok artık, inanmıyorum!" gibi nidaları asla duyamazsınız. Onlar görmüş geçirmişlik ummanı, tecrübeler ishali, empati kabızı ve şaşırma engelli insanlardır. Zira her türlü dünyevî ve uhrevi ve psikolojik literatüre hakîm olduklarını varsayarlar. Okuma konusunda iki grupturlar: Bazıları çok okur. Ama öyle roman falan değil. Bilgi alabilecekleri tuğlalardan okurlar. Bu gruptakileri dinlemek keyifli olabilir. Hiç olmazsa işkembeden atmazlar. Bazıları ise okumadan âlim olmuşlardır. Bu yüzden de işkembe en sevdikleri şeydir :p
Kendi dertlerini pek paylaşmazlar. Hem ne dertleri olsun ki canım onların? Hayatlarında aksak giden bir şeyi anlatmak demek, açık vermek, dört-dörtlüklerinden taviz vermek demektir. Ama sizinkini dinlemeye can atarlar. Bir kez paylaştınız mı bitti... Dakka başı "ee n'oldu, nasıl gidiyor?" diye sorarlar. Hani ola ki, gün olup devran da döndü mü, o sizin yardımınıza ihtiyaç duydu mu, nasıl zorlanırlar, nasıl kıvranırlar... Halbuki siz ona bir lûtuf yapmış gibi düşünmezsiniz, onu rahat hissettirmeye de çalışırsınız. Ama onun ruhu ağrır, kalbi bulanır, beyni kasılır; bir kusmadığı kalır. "İnsanız, her şey olabilir, başımıza her şey gelebilir," cümlesinin onun için de var olabileceğini asla düşünmemiştir ki. Onu gevşetmeye çalışmanız da kâr etmez, aslında üzülürsünüz bu haline. Sıkıntılarıyla çok bi şahane baş ettiğini sahnelemekte üzerlerine yoktur.
Çok bildikleri için sizi sonuna kadar pek dinlemezler; sık sık sözünüzü keserler. Çünkü okkaddar çok biliyorlardır ki, anlatmanıza gerek olmadığı ve bir an önce fikrini söylemesi gerektiği saplantısındadırlar (gene "leb demeden çerezci" sendromu). Hem zaten siz de bir âlemsiniz canııım, uzun uzadıya ayrıntı vermeye niye kalkışıyorsunuz ki, pehh!
Sizin mutluluk ve başarılarınızdan pek de memnun kalmazlar. Kutladıkları nadirdir. O konuya hiiiç girmezler. Siz saf saf anlatırsınız, o gene ya sözünüzü keser, ya da diyelim ki telefondasınız o anda, "biri geldi" der ve kapatır. Ve bir daha asla o konuya geri dönmez. Hazım sorunlarına Talcid ve muadilleri derman olmaz.
Hadi biraz da bardağın dolu tarafına bakayım:
Ki aslında gerçekten de çok şey bilirler. Eğer yardımsever bir HBB ise, size çok da faydaları dokunabilir. "Ben böyleyim işte!" onaylamasına duydukları o muazzam bağlılıkla, ellerinden geleni yaparlar. Ha bir de cesur bir HBB ise, ona ömür boyu müteşekkir olmanızı sağlayabilir. Onlardan zarar gelmez. Kötü niyet katsayıları çok düşüktür ama kendi çıkarlarını da gözetmeyi çok iyi becerirler.
Ne seninle ne sensiz, denecek cinstendirler. Bir kenarda bulunsun, denecek gruptandırlar. Çok bulaşmamakta fayda vardır. Onun HBB'liğini fark etmeyip, "vaay be, amma da biliyor ha!" safhasında takılıp kalırsanız, kaçınılmaz tecavüzden zevk almayı bilenlerdensiniz. E o da sizin bileceğiniz iş tabii.
Etrafımızda illa ki vardır böyle insanlar. Ha kim bilir, belki yeri gelir kendimiz de onlar gibi davranır ya da düşünürüz. Ama ben burada "canı çıkmadan, çıkamayan huy ile yaşayanlar"ı yazdım. E hadi buyurun bakalım:
Konumuz: Her şeyi bildiğini sananlar güruhu...
Halk arasında kendilerine "HBB" deniyormuş, ben de yeni öğrendim. Tabii ki deyim olarak kullanımına tanıklığım ve hatta bizzat kullanmışlığım vakidir. HBB'yi bana açıklayan arkadaşım kibar kızdır; "herbolog gibi bir şey" dedi de, o zaman "hııı tamam" dedim.
Evet, bu zatlar her şeyi bilirler. Her konuda mutlaka fikir sahibidirler. Bilgi sahibi olmasalar bile, mümkünnn değil çaktırmazlar. Siz "leb" deyin, onlar çerezci dükkanını önünüze dökerler. Bunu yaparken, aslında öncelikle kişisel tatmin peşindedirler. Onlar, size gelene kadar önce kendi kendilerini ayakta alkışlamak isterler. Ardından da hitap ettikleri ve ondan mutlaka feyz almalarını istediği seyircilerini donatmak isterler (Faydalanın yahu onlardan, az kıyak mı bu? Hem de ne bilgisayar, ne internet gerekiyor). Kendilerini kanıtlamak için, içlerinde aşırı çaba ve çalışma içindedirler, dışlarında ise gaaayet sakiiin, gaaayet bilge bir tavır sergilerler. Sükuneti bozmak racona terstir; her ne kadar ruhlarında tsunami olsa da.
Çok soru sorarlar. Hatta sorarken kendilerinden geçerler, ama onlar sorduklarını fark etmezler. Mazallah fark ederlerse yıkılırlar, çünkü birinden bir şey öğrenmek demek, başkasının bilgisine ya da fikrine muhtaçlık anlamına gelir ki, bu yüzden kendilerini dövebilirler. Sohbetleri genellikle sorup deşmek ve üzerine ahkâm kesmek üzerinedir. Siz onların fikrini sormasanız da mutlaka öğrenirsiniz; direnmeyin hırçınlaşırlar. Hadi diyelim ki bir de sordunuz; değmeyin keyiflerine.
Hiçbir şeye şaşırmazlar. "Aaa gerçekten mi?", "hadi yaa?", "yok artık, inanmıyorum!" gibi nidaları asla duyamazsınız. Onlar görmüş geçirmişlik ummanı, tecrübeler ishali, empati kabızı ve şaşırma engelli insanlardır. Zira her türlü dünyevî ve uhrevi ve psikolojik literatüre hakîm olduklarını varsayarlar. Okuma konusunda iki grupturlar: Bazıları çok okur. Ama öyle roman falan değil. Bilgi alabilecekleri tuğlalardan okurlar. Bu gruptakileri dinlemek keyifli olabilir. Hiç olmazsa işkembeden atmazlar. Bazıları ise okumadan âlim olmuşlardır. Bu yüzden de işkembe en sevdikleri şeydir :p
Kendi dertlerini pek paylaşmazlar. Hem ne dertleri olsun ki canım onların? Hayatlarında aksak giden bir şeyi anlatmak demek, açık vermek, dört-dörtlüklerinden taviz vermek demektir. Ama sizinkini dinlemeye can atarlar. Bir kez paylaştınız mı bitti... Dakka başı "ee n'oldu, nasıl gidiyor?" diye sorarlar. Hani ola ki, gün olup devran da döndü mü, o sizin yardımınıza ihtiyaç duydu mu, nasıl zorlanırlar, nasıl kıvranırlar... Halbuki siz ona bir lûtuf yapmış gibi düşünmezsiniz, onu rahat hissettirmeye de çalışırsınız. Ama onun ruhu ağrır, kalbi bulanır, beyni kasılır; bir kusmadığı kalır. "İnsanız, her şey olabilir, başımıza her şey gelebilir," cümlesinin onun için de var olabileceğini asla düşünmemiştir ki. Onu gevşetmeye çalışmanız da kâr etmez, aslında üzülürsünüz bu haline. Sıkıntılarıyla çok bi şahane baş ettiğini sahnelemekte üzerlerine yoktur.
Çok bildikleri için sizi sonuna kadar pek dinlemezler; sık sık sözünüzü keserler. Çünkü okkaddar çok biliyorlardır ki, anlatmanıza gerek olmadığı ve bir an önce fikrini söylemesi gerektiği saplantısındadırlar (gene "leb demeden çerezci" sendromu). Hem zaten siz de bir âlemsiniz canııım, uzun uzadıya ayrıntı vermeye niye kalkışıyorsunuz ki, pehh!
Sizin mutluluk ve başarılarınızdan pek de memnun kalmazlar. Kutladıkları nadirdir. O konuya hiiiç girmezler. Siz saf saf anlatırsınız, o gene ya sözünüzü keser, ya da diyelim ki telefondasınız o anda, "biri geldi" der ve kapatır. Ve bir daha asla o konuya geri dönmez. Hazım sorunlarına Talcid ve muadilleri derman olmaz.
Hadi biraz da bardağın dolu tarafına bakayım:
Ki aslında gerçekten de çok şey bilirler. Eğer yardımsever bir HBB ise, size çok da faydaları dokunabilir. "Ben böyleyim işte!" onaylamasına duydukları o muazzam bağlılıkla, ellerinden geleni yaparlar. Ha bir de cesur bir HBB ise, ona ömür boyu müteşekkir olmanızı sağlayabilir. Onlardan zarar gelmez. Kötü niyet katsayıları çok düşüktür ama kendi çıkarlarını da gözetmeyi çok iyi becerirler.
Ne seninle ne sensiz, denecek cinstendirler. Bir kenarda bulunsun, denecek gruptandırlar. Çok bulaşmamakta fayda vardır. Onun HBB'liğini fark etmeyip, "vaay be, amma da biliyor ha!" safhasında takılıp kalırsanız, kaçınılmaz tecavüzden zevk almayı bilenlerdensiniz. E o da sizin bileceğiniz iş tabii.
5 Kasım 2012 Pazartesi
GÖRMEMİŞİN KİTABI OLMUŞ :)
Ömrümün ilk gerçek imza gününe az kaldı. Nasıl heves ve heyecan içindeyim!!
İstanbul'da olup da yolu Tüyap Kitap Fuarı'na düşen olursa, 17 Kasım Cumartesi, 11:00-13:30 arası orada olacağım.
Kitabı önceden almış ama imzalatmak ve iki çift lafını belini kırmak isteyenler,
Kitabı önceden alamamış ama almak, imzalatmak ve iki çift lafın belini kırmak isteyenler,
Kitabı alası olmasa da iki çift lafın belini kırmak isteyenler,
Kitabı alsa da okuyası olmayan ama iki çift lafın belini kırmak isteyenler,
Sadece bir "merhaba" demek ve iki çift lafın belini kırmak isteyenler,
Kitabı önceden almış, okumuş, imzalatmış ama yine de iki çift lafın belini kırmak isteyenler,
Uzaktan bakıp gitmek ve iki çift lafı sakat bırakmak istemeyenler,
"Bir insan ilk kitabıyla ve ilk imza gününde nasıl mutlu görünür?" diye merak edenler,
Gelin bir koşu hadi :)
İstanbul'da olup da yolu Tüyap Kitap Fuarı'na düşen olursa, 17 Kasım Cumartesi, 11:00-13:30 arası orada olacağım.
Kitabı önceden almış ama imzalatmak ve iki çift lafını belini kırmak isteyenler,
Kitabı önceden alamamış ama almak, imzalatmak ve iki çift lafın belini kırmak isteyenler,
Kitabı alası olmasa da iki çift lafın belini kırmak isteyenler,
Kitabı alsa da okuyası olmayan ama iki çift lafın belini kırmak isteyenler,
Sadece bir "merhaba" demek ve iki çift lafın belini kırmak isteyenler,
Kitabı önceden almış, okumuş, imzalatmış ama yine de iki çift lafın belini kırmak isteyenler,
Uzaktan bakıp gitmek ve iki çift lafı sakat bırakmak istemeyenler,
"Bir insan ilk kitabıyla ve ilk imza gününde nasıl mutlu görünür?" diye merak edenler,
| Üstten 4. raf, mavi kapaklı neşeli olan kitap :) |
Gelin bir koşu hadi :)
SEVGİ MOTİVATÖRLERİ
"Diş İle Düş Arasında"yı veya geçmiş yıllarda yazdığım bazı yazılarımı okuyanlar bilir; benim yeni isim tamlamaları ve bunlara kısaltma yapmak gibi bir huyum vardır. Bu yazımda da Kristof Kolomb'luğunu yaptığım taze bir keşfim ve kısaltmam var. "Sevgi Motivatörü", ve kısaca SM...
"Hiç seveceğim yoktu," dediğiniz zamanlarda kendini sevdiren insanlar vardır. Kendilerini sadece sevdirmekle kalmazlar, çook sevdirirler.
AMA;
En başlarda önyargılı ya da önyargısız olarak onları sevmeye direnebilirsiniz. "Ne gerek var şimdi?" gibisinden azcık zor gelir, yeni bir insanı sevmek. "Var olan sevdiklerim neme yetmiyor canııım?" diyen tembelleşmiş sevgi alıcılarınız, bu sevgi sinyalleriyle bağlantı kurmaya ayak direr ("Sevgi Metabolizmasına Nörolojik Yaklaşım" isimli tezden alıntı. Tezi yazanlar: İsviçreli Sevgi-bilimciler). Ama 'Sevgi Motivatörü-SM' dediğim bu nadide insanlar, dize vurulan muayene çekici etkisi yaparlar. Öylece kendi halinde duran dize çekicini vurunca, zıp diye ileri fırlayan ayak gibi olursunuz.
Bu da yetmez.
SM'ler, kendi motivasyonlarını aslında sizden alırlar. Yani onu da gaza getiren sizsinizdir. Sizi seven, sizin de onu sevmenizi isteyen bir sevgisel reaksiyon zincirinin bir halkası siz, diğeri odur. Bir nevi kısırdöngü; pardon doğurgan döngü.
"Yok anam, benim karnım (ki bu aslında kalptir) yeni sevgiye tok. Başka sevgilerim var benim evde. Ve fakat bazı başka sevgiler karnımda (hâlâ kalp) gaz yaptı önceden. O yüzden de diyete girdim. Geçmişte hazmımı zorlaştıran, kabız eden, hatta hemoroid etkisi yapmış acılı sevgiler yüzünden, yoğurdu (ki bu aslında sevgidir. Metaforumu yiyeyim) sadece üflüyorum, yemeğe girişmiyorum (buradaki teşbihleri açmaya ne hacet... nasılsa hata olmaz)" demenizi hiiiç dinlemezler. Ama siz gene de deyin, içinizde kalmasın.
Bu SM'lerin en belirgin özelliği inatçı olmalarıdır. Ayrıca sizi kendilerine yakın bulmalarının ve sevmelerinin nedeni, sizin onlara daha önceki sevgisizliklerini hatırlatmanızdır. Kötü anlamda değiil!! Siz onlara öyle iyi gelmişsinizdir ki, geçmişteki sevgisizliklerini, benzincilerin cam silmesi gibi gıcır gıcır temizler, bir nebze unutturursunuz. Tümüyle unutamazlar yine de. Çünkü unuturlarsa, sizi sevmekten ve sizin de onu sevmenizi istemekten vazgeçebilirler. Onlar geçmişten beslenirler.
Benzer bir mantıkla, siz tersini yapabilirsiniz: aynı kötü beslenme yüzünden bu yeni sevgiye red veya veto hakkınızı kullanabilirsiniz. İstediğiniz kadar: "Dilimde (bu da kalp) mazi sevgisizliklerinin ve yediğim kazıkların acısı var hâlâ" deyin. SM'ler, o acıları tatlıya dönüştürmeye talip olacak kadar enerji doludurlar. Soğumuş elinizi ısıtmaya, titreyen kalbinizi sakinleştirmeye, kaçırdığınzı gözlerinizi yakalamaya, zilleri susmuş eteklerinize yeni ziller takmaya, üzerinizden geçmiş silindiri patlatmaya, daralmış ciğerlerinize nefes vermeye ve kararmış ruhunuzu aydınlatmaya gönüllüdürler. Tüm bu hayırlı işleri sadece sizin hayrınıza yapmazlar elbet (bunu yapacak tek varlık annelerdir ayrıca). Yani bu işte hafiiif bir bencillik de vardır. Yani bir SM size bunları sunmaya hazırken, onun içtenliğinden şüphe etmeyin ama o aynı zamanda kendi acı ve kazıklarının da Telafi-Tamir-Tedavisi peşindedir (3T Kuralı). Ona göre sizin gibi birini bulmak için Sabırla beklediği Son, tam bir Selamettir (3S Kuralı).
Bir ona, bir de sunduğu sevgi tepsisine bakarsınız. Zaten yelkenlerinizin suya yaklaştığını da fark etmişsinizdir bir süredir. Önceki sevgi seanslarında aklınızın su seviyesine ermişliği ile, sıfır olan rakımınız gittikçe yükselir. Bulut seviyesi rakımlara ulaşırsınız. Sizde kendinizin göremediği ama SM'lerin yakaladıkları güzelliği, size aynen ve daha fazlasıyla öyle bir geri döndürürler ki, hem onu hem kendinizi seversiniz. Az kâr mı??
Hııııı... O zaman bırakın dağınık kalsın. Geçmişte kurtlanmış olan elmayı sevmekten vazgeçeli beri, elmadan soğumuş olsanız da... Bu elma sizi seviyor. O zaman siz de sevin bu elmayı da, Nazım da yattığı yerde sevinsin. Her ne kadar dizelerini tepetaklak ettimse de...
Sizin hiç bir SM'niz oldu mu?
"Hiç seveceğim yoktu," dediğiniz zamanlarda kendini sevdiren insanlar vardır. Kendilerini sadece sevdirmekle kalmazlar, çook sevdirirler.
AMA;
En başlarda önyargılı ya da önyargısız olarak onları sevmeye direnebilirsiniz. "Ne gerek var şimdi?" gibisinden azcık zor gelir, yeni bir insanı sevmek. "Var olan sevdiklerim neme yetmiyor canııım?" diyen tembelleşmiş sevgi alıcılarınız, bu sevgi sinyalleriyle bağlantı kurmaya ayak direr ("Sevgi Metabolizmasına Nörolojik Yaklaşım" isimli tezden alıntı. Tezi yazanlar: İsviçreli Sevgi-bilimciler). Ama 'Sevgi Motivatörü-SM' dediğim bu nadide insanlar, dize vurulan muayene çekici etkisi yaparlar. Öylece kendi halinde duran dize çekicini vurunca, zıp diye ileri fırlayan ayak gibi olursunuz.
Bu da yetmez.
SM'ler, kendi motivasyonlarını aslında sizden alırlar. Yani onu da gaza getiren sizsinizdir. Sizi seven, sizin de onu sevmenizi isteyen bir sevgisel reaksiyon zincirinin bir halkası siz, diğeri odur. Bir nevi kısırdöngü; pardon doğurgan döngü.
"Yok anam, benim karnım (ki bu aslında kalptir) yeni sevgiye tok. Başka sevgilerim var benim evde. Ve fakat bazı başka sevgiler karnımda (hâlâ kalp) gaz yaptı önceden. O yüzden de diyete girdim. Geçmişte hazmımı zorlaştıran, kabız eden, hatta hemoroid etkisi yapmış acılı sevgiler yüzünden, yoğurdu (ki bu aslında sevgidir. Metaforumu yiyeyim) sadece üflüyorum, yemeğe girişmiyorum (buradaki teşbihleri açmaya ne hacet... nasılsa hata olmaz)" demenizi hiiiç dinlemezler. Ama siz gene de deyin, içinizde kalmasın.
Bu SM'lerin en belirgin özelliği inatçı olmalarıdır. Ayrıca sizi kendilerine yakın bulmalarının ve sevmelerinin nedeni, sizin onlara daha önceki sevgisizliklerini hatırlatmanızdır. Kötü anlamda değiil!! Siz onlara öyle iyi gelmişsinizdir ki, geçmişteki sevgisizliklerini, benzincilerin cam silmesi gibi gıcır gıcır temizler, bir nebze unutturursunuz. Tümüyle unutamazlar yine de. Çünkü unuturlarsa, sizi sevmekten ve sizin de onu sevmenizi istemekten vazgeçebilirler. Onlar geçmişten beslenirler.
Benzer bir mantıkla, siz tersini yapabilirsiniz: aynı kötü beslenme yüzünden bu yeni sevgiye red veya veto hakkınızı kullanabilirsiniz. İstediğiniz kadar: "Dilimde (bu da kalp) mazi sevgisizliklerinin ve yediğim kazıkların acısı var hâlâ" deyin. SM'ler, o acıları tatlıya dönüştürmeye talip olacak kadar enerji doludurlar. Soğumuş elinizi ısıtmaya, titreyen kalbinizi sakinleştirmeye, kaçırdığınzı gözlerinizi yakalamaya, zilleri susmuş eteklerinize yeni ziller takmaya, üzerinizden geçmiş silindiri patlatmaya, daralmış ciğerlerinize nefes vermeye ve kararmış ruhunuzu aydınlatmaya gönüllüdürler. Tüm bu hayırlı işleri sadece sizin hayrınıza yapmazlar elbet (bunu yapacak tek varlık annelerdir ayrıca). Yani bu işte hafiiif bir bencillik de vardır. Yani bir SM size bunları sunmaya hazırken, onun içtenliğinden şüphe etmeyin ama o aynı zamanda kendi acı ve kazıklarının da Telafi-Tamir-Tedavisi peşindedir (3T Kuralı). Ona göre sizin gibi birini bulmak için Sabırla beklediği Son, tam bir Selamettir (3S Kuralı).
Bir ona, bir de sunduğu sevgi tepsisine bakarsınız. Zaten yelkenlerinizin suya yaklaştığını da fark etmişsinizdir bir süredir. Önceki sevgi seanslarında aklınızın su seviyesine ermişliği ile, sıfır olan rakımınız gittikçe yükselir. Bulut seviyesi rakımlara ulaşırsınız. Sizde kendinizin göremediği ama SM'lerin yakaladıkları güzelliği, size aynen ve daha fazlasıyla öyle bir geri döndürürler ki, hem onu hem kendinizi seversiniz. Az kâr mı??
Hııııı... O zaman bırakın dağınık kalsın. Geçmişte kurtlanmış olan elmayı sevmekten vazgeçeli beri, elmadan soğumuş olsanız da... Bu elma sizi seviyor. O zaman siz de sevin bu elmayı da, Nazım da yattığı yerde sevinsin. Her ne kadar dizelerini tepetaklak ettimse de...
Sizin hiç bir SM'niz oldu mu?
15 Ekim 2012 Pazartesi
AYNASIZLAR
Emniyet
teşkilatına hitaben bir suçlunun ağzından yazılmış bir yazı değil bu. Sadece
kelimeyi çaldım. Kim bu “aynasızlar”?
Sözlük anlamıyla
“ayna” denen eşya ne işe yarar? Geçilir karşısına saçlar taranır, düzeltilir.
Makyaj yapılır. Tıraş olunur. Dişler fırçalanır. Kaşlar alınır. Kaslara bakılır vs vs vs…
Yapılan faaliyet her ne olursa olsun, temelde aynaya bakarak kendimizi bir
toparlarız. Bizi görecek, bize bakacak olanlara hatta olmayanlara bile
hazırlarız kendimizi. Amaç “başkaları için iyi görünmek” gibi gözükse de, iyi
göründüğümüzü bilmek en başta bize iyi gelir. Mesela biz kadınlar, sabah makyaj
yapıp çıksak, bütün gün bir daha aynaya bakamasak bile, o makyajın orada
olduğunu bilmenin bir morali ve özgüveni vardır ve bu bize iyi gelir. Farkında
olsak da olmasak da, aynadaki aksimizin önce bize iyi geldiği kesin. Biz ondan
memnunsak, başkalarının ne düşündüğüne kafa yormak/yormamak ikinci plana düşer.
Aynaya bakmayan
ya da bir şekilde bakamamış insanlar nasıl göründüğünü bilemez haliyle… Tipinde
bir kayma olup olmadığını, saçının olmadık bir şekilde bozulup bozulmadığını,
renginin soluklaştığını, kravatının kaydığını veya düzensiz bir sakalla hiç de
hoş olmadığını bilme şansına sahip değildir haliyle… Bu görünümüyle de ona
bakanlarda bir göz kirliliği sıkıntısı yaratabilir. Çapaklı bir göze, burunda
kurumuş bir akıntıya, arkadan sarkmış bir topuza, yakası ters dönmüş bir
gömleğe pek de saygı duyasımız gelmez, gözümüzü kaçırırız, “niye kendine dönüp
de bir bakmaz ki?” diye eleştiririz, belki de “bir ayna bul da, kendine bir
çeki düzen ver,” deriz, belki bunu da diyemeyiz, kendi haline bırakırız.
Diyebiliyorsak, (burası önemli!) kadın ya da erkek çoğunluk bunu kale alır ve
kendini düzeltmeye gider.
Şimdi geleyim
soyut olarak “ayna” kavramına… Hiç uzatmadan doğrudan ve kısaca açıklayayım:
“Aynasızlar” kendine, yani yaptıklarına, dediklerine, tavırlarına,
yaklaşımlarına dönüp de bir bakmayan, bir falso varsa göremeyen insanlardır.
Lafını söyler,
gider. Tepkisini koyar, gider. Bakışını fırlatır, gider. Onlar için tek doğru
vardır: Kendileri. Algı yelpazesi başkalarına geniş, kendine dardır; açıları
öyle geniştir ki herkesi en iyi kendi gördüğünü sanır. Ama kendine yelpazeyi
kapalı tutar; çünkü o zaten “ibret-i âlem” vesikasıdır. Herkes ondan feyz almalıdır. “İç bakış”
açılarının toplamı on beş dereceyi geçmez. Geometrik şekillerden “yamuk” onlar
için en uygun olanıdır, ama o kendini eşkenar üçgenin tepe noktasında görür. Her
yaptığı örnek alınası bir derstir (Aaa lütfen oturun da ondan iki lokma
faydalanın yahu!). Her dediğinde haklıdır (Aaa saçmalamayın, o tabii ki sizin
göremediğinizi görür). Sakın ola ki eleştirmeyin! (Hem siz kim oluyorsunuz da,
ona ters düşüyorsunuz?) O en deneyimli, en görgülü, en bir mürekkep yalamış
olan, en güzel analizlerden en nadide sentezlere yol alan, tümevarımların en
tümdengelmişidir. Tümünüze varmakla
kalmaz, siz giderken tümünüzden önce geri dönendir. Her konuyu bildiğini
sanmakla kalmaz, bilmese bile onun akıllara zarar bir aklı vardır; halleder
icabında. Bir şeyi ille de yaşamış olması gerekmez; onun empati grafiği daima
soldan sağa-aşağıdan yukarıya ilerler. Şap diye anlar halinizden. Ama anladığı
hal ve buna vereceği destek yolunda mutlaka kendine bir uğrar. Övmeyebilir
kendini ama olayı kendine yontarak olası bir ters geri dönüşün alt yapısını da
döşer (Hem zaten siz ne bileceksiniz ki yahu!). Onlar onaylanma ve ayakta alkışlanma
müptelâsıdırlar. İlkokuldaki kırmızı kurdelelerini yakalarından hâlâ çıkaramamış
bebelerdir. “Aferin” demeseniz bile, “ba ba ba amma güzel laf ettim,” diyerek
alkış seanslarını tek başlarına da sürdürürler. Onlar assolist psikolojisine
saplanmış, ilgi odağı keşleridir. Ayrıca sizden sürekli onları anlamanızı,
anlayış abideliğinin nirvanasında konuşlanmanızı talep ederler. Ne kadar samimi
çaba gösterseniz de, anlayış atmosferiniz onlara yetmez, uzaya kadar açılmanızı
beklerler.
“Aynasızlar” kısaca
böyledirler. Şimdi aranızdan maazallah onlara “hoop bi dakka arkadaş, o öyle
değil!” diyeniniz çıkarsa ilk tavsiyem, öncelikle sinirlerinizin sağlam ve
bedeninizin dinlenmiş olmasıdır. Neden? Çünkü bu vatandaşlar çok fena yorar
adamı. Daha da ileri gidip ona bir “ayna” tutacak olursanız, size hemen bir
kahramanlık plaketi hazırlatayım, hak ettiniz doğrusu. Hani o yukarıda “burası
önemli” dediğim yer var ya, hah işte şimdi yeri geldi: bu bizim aynasızlara
“kendine bir çeki düzen ver” derseniz, sizi laflarıyla, hatta belki tükürükler
savurarak, iki seksen yere çalar. Çizgi filmlerdeki gibi, bağırırken dalga
dalga ileri fırlayan çatal dilleri, alev saçan nefesleriyle öyle bir yerle bir
ederler ki, eşekten düşmeyi bile buna yeğlersiniz.
Aynasızlar,
aslında inadına, “eşya olan ayna”ya özel ilgi duyarlar. Çünkü kendilerini
madden de çok beğenirler. O müstesna beyin ve kalplerini sarıp sarmalayan
cisimlerinde en ufak bir falsoya izin vermezler. “Örnek insan”lıklarını öyle
benimsemiş ve öyle onaylamışlardır ki, sizlerin karşısında
kötü görünmek istemezler; örnek’likleriyle sizi aydınlatmak onların hayat
felsefesidir. Takdire şayan bir çaba değildir de nedir bu, sorarım size?
Ama heyhat! Bu
sadece aynadan kaçan, yetememezliğine kılıf bulma şampiyonu, açıklarını örtbas etmek isteyen,
savunma mekanizmalarının şahı bir insanın çırpınışıdır sadece.
“10 derste bu
insancıklarla baş etmenin yolları” diye bir kitap vs mutlaka vardır. Ama
okumayın bence. Çünkü bu insancıklar ancak kazanda eritilip, bir kısımları
buharlaşıp da kimyasal değişime uğrarsa değişebilirler. El netice: Can çıkmadan
huy çıkmaz. E o zaman anca giderler…………
Onlara İlhan İrem'den bir şarkı gelsin: "İşte hayaat yine akıp gidiyooorr, işte hayaaat sensiiiz de yaşanıyoor..." :)))
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




