"Gidesim var" dedi...
Kafasında hep gitmek varmış.
Biri 'hadi' dese gidecek kadar olmuş.
"İçimizden gideriz arada" dedim.
"Dışımızla da gitmek önemli" dedi.
"Dışınla da gidip, için hala arkada kaldıysa,
İçinden gidip, oralarda durasın yoksa,
Ne fayda gidip durmak o zaman?..." dedim.
"Hem ruhen hem fiziken gitmek nasıl mümkün ki acaba?" dedi.
"Bilmiyorum..." dedim.
Sıkıldı, "sen de mi?" dedi.
"Hiç gitmedim ki... İkisi aynı anda hiç gidemedi ki... Biri gitse, öteki hep kaldı. Hangisi gitse, gene geri geldi" dedim.
"Basıp gitmeli..." dedi.
"Gelince vakti, kimse 'gitme' diyemez, dese de işlemez" dedim.
"Yakın, belki de çok yakın" dedi.
"Sular açsın yolunu o zaman...
Esen güller açılsın ayak uçlarında...
Kalmasın geride g(s)özün...
Selametle uğurlasınlar y(s)eni yoluna..."
dedim....
Gitmek gerekiyorsa ve gidilemiyorsa
Kalmak da gerekiyorsa ve kalınamıyorsa
Giden ruhla, kalmak zorunda olan beden kıvranıyorsa
Giden bedene, o ruh eşlik edemiyorsa
Süreli ziyaret değil, ömürlük refakat aranıyorsa
Esaret, cesareti yerle bir ediyorsa
Bu sabrın da selameti vardır elbet bir gün
Boşa istemez gönül gitmeleri
Boşa dellenmez akıl gitmelere
Gidip gelmelerde tökezlendiysen
Mutlaka doluyordur her çilen.
Esengül içindi... :)
28 Kasım 2012 Çarşamba
27 Kasım 2012 Salı
TOPLA GEL, TOPLA GEL
Yazılmamış kurallar serimizin ikinci ayağı marketler...
Bizim evle işyerim arasında bir Tansaş var. Yakın olduğu için bakkala gider gibi kullanırız. Öyle bir defada aylık alışveriş sıkışıklığına gerek olmaz. Bugün çamaşır yumuşatıcı ve Nutella, yarın şampuan ve tuvalet kağıdı. Uğrar dururuz. Sabah geçerken uğrayıp, işe hem giderken hem dönerken bunca yükü (!) taşımak istemezsem, akşam üstü dönüşte uğrama şımarıklığına teslim olmam işten bile değildir. Gene de dışarıdan bir bakış atarım içeriye, çok kalabalıksa o akşamı çamaşır yıkamadan geçiririm veya şartsa havluların yüzümüzü zımparalamasına boyun eğebilirim ve girmem. Akşam üzerime çöken tatlı krizini de toz şekerle geçiştirmek zor olmasa gerek (Yalaaannn... Çokk zorrr). Şampuandan ve tuvalet kağıdından da feragat edip, saçımı Dalan sabunuyla yıkarım, tuvalette de kenarı antikalı dizi dizi taharet bezi... N'olacak yani, çözüm mü yok.
(Google'da görseli yok :D O zaman Nutella'ya müracaat)
Ama tabii ki nereye kadar... Sonunda o marketten içeri girmemin kaçınılmaz olduğu o zaman gelir çatar. Bir kere çevre evlerde yaşayıp, elinde torbaları taşımak istemeyen semtimizin sivri ve cin akıllı sakinleri, market arabalarını mutfaklarına kadar götüre götüre araba kalmadı. Sonra Tansaş yönetimi baktı ki olmuyor, kimlikle izin vermeye başladı. Yahu buna rağmen arabalar karaborsadaydı. Bu müşterilerin kapının kenarında bir araba kiralamadıkları kaldı. Bir ara birinin balkonunda saksılık olarak yerini almış bir araba bile gördüm. Sardırmış sarmaşıklarını etrafına, ohh miss...Çocuk gezdirenlerden bahsetmiyorum bile.
Arabaların gani gani bulunabildiği o mes'ut günlerde ya da şu anki mavi plastikten yapılma çekçekli sepetler günlerinde, hiç değişmeyen bir şey var: Marketi içi koridorlar ne kadar geniş olursa olsun, alışverişi sadece kendi yapıyor sanan müşteriler her daim mevcut. Kendi bir yerde, arabası bir yerde. Yolun tam ortasına bırakmış gitmiş, benimkiyle geçemiyorum. Bir bakıyorum, arabanın sahibi taaa ağda-jilet-tüy dökücü reyonunda. O zaman iç sesim diyor ki: "Kıllarında boğulursun umarım!". Hadii önce kendiminkini tıkandığı yerde bırakıyorum. Alıyorum onunkini ferah bir yere çekiyorum. Geri dönüyorum, kendiminkini geçiriyorum ve ilerliyorum. Onunkini geri koyuyorum. Hizmette ve küfürde sınır yok.
Bazısı da insanın üzerine doğru sürüyor ki, yolu açtırsın ve kapsın.
Her bir rafa ayrı ilgi göstermesi gereken tipler de var. Tamam, maşallah memlekette her şey var, diyebildiğimiz zamanlara ulaşabildiğimizden beridir, her bir ürünün zilyon çeşidi üretildi. Bir tavuk alayım diyorsunuz, en az beş çeşidi var. Ama her birini de ellemen, yakından bakman, o daracık koridoru cüssen ve arabanla kapatman da gerekmiyor be anacım! Dolaptaki tavuk bile senin bu haline gıdaklayarak tepkisini koyar.
O inat, ben inat halet-i ruhiyesinde isek, bizim arabalar tosluyor haliyle. Kimin yaşı küçükse geri kaçıp yol veriyor artık. Ben de Midilli atı gibi yaşımı göstermediğim için, makyaja ve yağa bulanmış teyzeler (ki benden küçük olduğu o kadar belli ki) benden yolu kapıyor.
Acaba diyorum bu marketler, dolu görünsün diye bu insanları tutuyor olmasın?!
Market arabası kullanmanın da bir yolu yordamı var kardeşim. Biraz saygı lütfen! Önerim ve teklifim şu:
Markete gitme yaşına gelen herkes market arabası ehliyeti almak zorunda kalsın. "M tipi" ehliyet mesela (Marketin M'si). Önce yazılı sınav, sonra direksiyon sınavı. Yazılı sınav için,
* Bir markette reyon ve ürün arama/bulma,
* Ürün başında geçirilecek süre,
* Son kullanma tarihi en hızlı nasıl görülür,
* Markete gitmeden önce evde alınacaklar listesi hazırlama/ne alacağına daha evdeyken karar verme
* Yumuşatıcı ve yüzey temizleyicilerin koklamadan alınması... vb gibi konu başlıkları çalıştırılsın .
Bu konular pilot bir markette uygulamalı olarak öğretilsin, anında sözlü sınav yapılsın. Bu sınavdan geçen yazılı sınava hak kazansın.
Eş zamanlı olarak da market arabası kullanma dersleri verilsin. Yanı sıra "tek tekerleği yamulmuş araba nasıl idare edilir" bilgisi verilsin. Bu sınavları geçenler deneyimli, saygılı, fahri gönüllü müşterilerle (mesela ben) bir süre stajyer olarak gezsin, dolansın. Staj yerleri olarak 5M Migros'lardan, Mini Tansaş'lara kadar geniş çaplı bir saha seçilsin.
Daha n'apayım yani... Her şeyi devletten beklememek lazım. Bu yazıya sponsor olarak bana destek veren Tansaş, Migros, Nutella firmalarına ve Dalan sabunlarına teşekkürü borç bilirim. Şimdi gideyim de, tuz ve ayçiçek yağı alayım. Yarın da yeşil zeytin ve yoğurt alırım. Olmadı öbür gün alırım.
Bizim evle işyerim arasında bir Tansaş var. Yakın olduğu için bakkala gider gibi kullanırız. Öyle bir defada aylık alışveriş sıkışıklığına gerek olmaz. Bugün çamaşır yumuşatıcı ve Nutella, yarın şampuan ve tuvalet kağıdı. Uğrar dururuz. Sabah geçerken uğrayıp, işe hem giderken hem dönerken bunca yükü (!) taşımak istemezsem, akşam üstü dönüşte uğrama şımarıklığına teslim olmam işten bile değildir. Gene de dışarıdan bir bakış atarım içeriye, çok kalabalıksa o akşamı çamaşır yıkamadan geçiririm veya şartsa havluların yüzümüzü zımparalamasına boyun eğebilirim ve girmem. Akşam üzerime çöken tatlı krizini de toz şekerle geçiştirmek zor olmasa gerek (Yalaaannn... Çokk zorrr). Şampuandan ve tuvalet kağıdından da feragat edip, saçımı Dalan sabunuyla yıkarım, tuvalette de kenarı antikalı dizi dizi taharet bezi... N'olacak yani, çözüm mü yok.
(Google'da görseli yok :D O zaman Nutella'ya müracaat)
Ama tabii ki nereye kadar... Sonunda o marketten içeri girmemin kaçınılmaz olduğu o zaman gelir çatar. Bir kere çevre evlerde yaşayıp, elinde torbaları taşımak istemeyen semtimizin sivri ve cin akıllı sakinleri, market arabalarını mutfaklarına kadar götüre götüre araba kalmadı. Sonra Tansaş yönetimi baktı ki olmuyor, kimlikle izin vermeye başladı. Yahu buna rağmen arabalar karaborsadaydı. Bu müşterilerin kapının kenarında bir araba kiralamadıkları kaldı. Bir ara birinin balkonunda saksılık olarak yerini almış bir araba bile gördüm. Sardırmış sarmaşıklarını etrafına, ohh miss...Çocuk gezdirenlerden bahsetmiyorum bile.
Arabaların gani gani bulunabildiği o mes'ut günlerde ya da şu anki mavi plastikten yapılma çekçekli sepetler günlerinde, hiç değişmeyen bir şey var: Marketi içi koridorlar ne kadar geniş olursa olsun, alışverişi sadece kendi yapıyor sanan müşteriler her daim mevcut. Kendi bir yerde, arabası bir yerde. Yolun tam ortasına bırakmış gitmiş, benimkiyle geçemiyorum. Bir bakıyorum, arabanın sahibi taaa ağda-jilet-tüy dökücü reyonunda. O zaman iç sesim diyor ki: "Kıllarında boğulursun umarım!". Hadii önce kendiminkini tıkandığı yerde bırakıyorum. Alıyorum onunkini ferah bir yere çekiyorum. Geri dönüyorum, kendiminkini geçiriyorum ve ilerliyorum. Onunkini geri koyuyorum. Hizmette ve küfürde sınır yok.
Bazısı da insanın üzerine doğru sürüyor ki, yolu açtırsın ve kapsın.
Her bir rafa ayrı ilgi göstermesi gereken tipler de var. Tamam, maşallah memlekette her şey var, diyebildiğimiz zamanlara ulaşabildiğimizden beridir, her bir ürünün zilyon çeşidi üretildi. Bir tavuk alayım diyorsunuz, en az beş çeşidi var. Ama her birini de ellemen, yakından bakman, o daracık koridoru cüssen ve arabanla kapatman da gerekmiyor be anacım! Dolaptaki tavuk bile senin bu haline gıdaklayarak tepkisini koyar.
O inat, ben inat halet-i ruhiyesinde isek, bizim arabalar tosluyor haliyle. Kimin yaşı küçükse geri kaçıp yol veriyor artık. Ben de Midilli atı gibi yaşımı göstermediğim için, makyaja ve yağa bulanmış teyzeler (ki benden küçük olduğu o kadar belli ki) benden yolu kapıyor.
Acaba diyorum bu marketler, dolu görünsün diye bu insanları tutuyor olmasın?!
Market arabası kullanmanın da bir yolu yordamı var kardeşim. Biraz saygı lütfen! Önerim ve teklifim şu:
Markete gitme yaşına gelen herkes market arabası ehliyeti almak zorunda kalsın. "M tipi" ehliyet mesela (Marketin M'si). Önce yazılı sınav, sonra direksiyon sınavı. Yazılı sınav için,
* Bir markette reyon ve ürün arama/bulma,
* Ürün başında geçirilecek süre,
* Son kullanma tarihi en hızlı nasıl görülür,
* Markete gitmeden önce evde alınacaklar listesi hazırlama/ne alacağına daha evdeyken karar verme
* Yumuşatıcı ve yüzey temizleyicilerin koklamadan alınması... vb gibi konu başlıkları çalıştırılsın .
Bu konular pilot bir markette uygulamalı olarak öğretilsin, anında sözlü sınav yapılsın. Bu sınavdan geçen yazılı sınava hak kazansın.
Eş zamanlı olarak da market arabası kullanma dersleri verilsin. Yanı sıra "tek tekerleği yamulmuş araba nasıl idare edilir" bilgisi verilsin. Bu sınavları geçenler deneyimli, saygılı, fahri gönüllü müşterilerle (mesela ben) bir süre stajyer olarak gezsin, dolansın. Staj yerleri olarak 5M Migros'lardan, Mini Tansaş'lara kadar geniş çaplı bir saha seçilsin.
Daha n'apayım yani... Her şeyi devletten beklememek lazım. Bu yazıya sponsor olarak bana destek veren Tansaş, Migros, Nutella firmalarına ve Dalan sabunlarına teşekkürü borç bilirim. Şimdi gideyim de, tuz ve ayçiçek yağı alayım. Yarın da yeşil zeytin ve yoğurt alırım. Olmadı öbür gün alırım.
KALDIRIM SAVAŞLARI
Gündelik hayatı yaşarken ana-babalarımızdan, öğretmenlerimizden ya da kitaplardan öğrenemediğimiz, yazılı olmayan kurallar vardır. Onları yaşadıkça çevreden rastgele öğreniriz. İllede söylenmesi ya da kafaya çakılması gerekmez; izleyen, gören ve algılayabilen göz ve akıl bunları zaten fark eder. Kimisi gerçekten de fark edemeyecek kadar kördür ya da garibim kıttır n'aapsın (Kapasite meselesi). Kimisi de kendini cin sanır ve işinin bittiğine odaklanır ("Ben yaptım, oldu" kafası).
İlk konumuz:
Kaldırımda Nasıl Yürünür?
Kaldırımların genişi var, darı var, hiç yokmuş gibi olanı var. Sağ olsun belediyelerimiz dakka başı kaldırım yaparlar. Paris bulvarlarına özenirler ve yaparlar yaparlar bozarlar ("Birilerini zengin etmek" konusuyla ne sinirimizi bozalım ne de konudan sapalım, derim ben).
Diyelim ki, en helalinden yapılmış ve on yıllar boyu hiiiç değiştirilmemiş bir kaldırımımız var. Öyle sağlam, öyle temiz ki, o kadar olsun. Karşıdan bir hanım geliyor. Çocuğunu okuldan almış. Çocuğun yaka bağır dağılmış; teneffüsler hareketli geçmiş zaar. Okulların çoğunda öğrenciye özel dolap verilemediğine göre, atlasından ders kitabına, resim defterinden beden çantasına her şeyi o küçücük bedenler yüklenir de yüklenir. Anne besili. Çocuğu da yesin istiyor ama anasının ısrarla yemesinden/yedirmesinden gaklamış olan çocuk, tepki olarak yemiyor; nasıl cılız. E doğal olarak onca yükü taşıyacak alt yapısı da yok, anası yükleniyor. Ama o nasıl bir yüklenmektir azizim! Kaldırımın yarısı sadece annenin "dara"sını kaplıyor. Yüklendiği okul malzemeleriyle uzayda kapladığı brüt alandan diğer kaldırım nüfusunun payına çok az bir şey düşüyor haliyle.
Geçelim kiloyu falan. Hanımefendinin genel hal ve tavrından/duruşundan/görünüşünden, evinin nasıl dağınık olduğunu anlamamak imkansız. Hatta elinden kabuklu yumurta bile yenmez. Tam bir kirli çamaşır sepeti tarumarlığında ve aynı anda yürüme eyleminde. Arada çocuğa dikleniyor da: "Gene mi ödevini yapmadan gittin ha? Sana o kadar kalem aldım, niye yapmıyorsun ödevlerini? Nee kaybettin mi? Ne dağınık çocuksun, kime çektin bilmiyorum ki!"
Şimdi bana geçelim. Metrekare başına bir sürü insanın düştüğü büyük bir şehirde yaşıyorum. Herkesin vakti dar, işi çok, yetişecek yeri dolu. Yollar araba ve aradan fırlayan pizzacı/kargocu motorsikletlileri kaynıyor. Kaldırıma nasıl muhtacım! Ama yarıp geçmem gereken bir Majino hattı kurulmuş önüme (Bu hat Fransa'dadır, ama bence daha bilineni Çin Seddi'dir; ki kurguladığım sahneye pek de yakışır). Yardırıp geçmek için silahım da yok. Tek güvencem elim kolum. Ya da hiç uğraşmayıp, kuvvetlerimi kenara çekip, karşımdan gelen piyadelerin geçmesine izin vermek ve sonra yoluma devam etmek. Ama o kadar acelem ve bu konuya takıklığım var ki, yardırmamak için kendimi zor tutuyorum. O daracık köprüde karşılaşan iki keçi geliyor aklıma (hakkaten ya, hangisi geçmiş sonunda?). Tepeme toplanan keçiler ağır basıyor ve ben en öne burnumu koyup ilerliyorum. Ben iki adım, o bir adım hızındayız. A şehrinden o, B şehrinden ben çıksam, bu hızımla C şehrindeki havuz taşmadan musluğu kapatırım yani. Mümkün olsa ikizkenar üçgene tepeden dik ineceğim de, lojistik zayıf.
Kaldırımın üçümüzü birden kaldırması zor vesselam...
"Hey sen ve senin gibi kaldırım canavarları! O kaldırımı babanız mı yaptı da , bu kadar sahipleniyorsunuz? Yoksa en sevdiğin şarkı 'kaldıramazsan kaldırırlar gülüm' müdür? Kaldı ki, 21 Aralık'a kaç gün kaldı şunun şurasında; valla seni kıyamete kaldırırlar da görürsün gününü!"
Bir başka örnek de, kaldırımda motorsiklet kullanan zarif bey... Baktım üzerime üzerime geliyor; değil kendine ait olmayan bir alanda seyir halinde olduğunu düşünmek, en ufak bir hız kesme yok. Önüne dikildim; bu yolda ölmek var, yol vermek yok. Hafifçe yavaşladı.
"Burası kaldırım."
"İyi ki söyledin, bilmiyordum."
"biiiiip..."
Bu kadar kabalığı ve bencilliği kaldıramıyorum yahu!
"Dağlar dağlar, kurban olam, yol ver geçem" diye çığırsam utanıp kenara çekilirler miydi acaba?
Galiba en iyisi kilo almam. Şöyle bir haşmetimle yürümem. "Endamım yeter" havasında salına salına yerleri titretmem. Evet, evet ben hemen gidip ekmek arası mantı yiyeyim.
İlk konumuz:
Kaldırımda Nasıl Yürünür?
Kaldırımların genişi var, darı var, hiç yokmuş gibi olanı var. Sağ olsun belediyelerimiz dakka başı kaldırım yaparlar. Paris bulvarlarına özenirler ve yaparlar yaparlar bozarlar ("Birilerini zengin etmek" konusuyla ne sinirimizi bozalım ne de konudan sapalım, derim ben).
Diyelim ki, en helalinden yapılmış ve on yıllar boyu hiiiç değiştirilmemiş bir kaldırımımız var. Öyle sağlam, öyle temiz ki, o kadar olsun. Karşıdan bir hanım geliyor. Çocuğunu okuldan almış. Çocuğun yaka bağır dağılmış; teneffüsler hareketli geçmiş zaar. Okulların çoğunda öğrenciye özel dolap verilemediğine göre, atlasından ders kitabına, resim defterinden beden çantasına her şeyi o küçücük bedenler yüklenir de yüklenir. Anne besili. Çocuğu da yesin istiyor ama anasının ısrarla yemesinden/yedirmesinden gaklamış olan çocuk, tepki olarak yemiyor; nasıl cılız. E doğal olarak onca yükü taşıyacak alt yapısı da yok, anası yükleniyor. Ama o nasıl bir yüklenmektir azizim! Kaldırımın yarısı sadece annenin "dara"sını kaplıyor. Yüklendiği okul malzemeleriyle uzayda kapladığı brüt alandan diğer kaldırım nüfusunun payına çok az bir şey düşüyor haliyle.
Geçelim kiloyu falan. Hanımefendinin genel hal ve tavrından/duruşundan/görünüşünden, evinin nasıl dağınık olduğunu anlamamak imkansız. Hatta elinden kabuklu yumurta bile yenmez. Tam bir kirli çamaşır sepeti tarumarlığında ve aynı anda yürüme eyleminde. Arada çocuğa dikleniyor da: "Gene mi ödevini yapmadan gittin ha? Sana o kadar kalem aldım, niye yapmıyorsun ödevlerini? Nee kaybettin mi? Ne dağınık çocuksun, kime çektin bilmiyorum ki!"
Şimdi bana geçelim. Metrekare başına bir sürü insanın düştüğü büyük bir şehirde yaşıyorum. Herkesin vakti dar, işi çok, yetişecek yeri dolu. Yollar araba ve aradan fırlayan pizzacı/kargocu motorsikletlileri kaynıyor. Kaldırıma nasıl muhtacım! Ama yarıp geçmem gereken bir Majino hattı kurulmuş önüme (Bu hat Fransa'dadır, ama bence daha bilineni Çin Seddi'dir; ki kurguladığım sahneye pek de yakışır). Yardırıp geçmek için silahım da yok. Tek güvencem elim kolum. Ya da hiç uğraşmayıp, kuvvetlerimi kenara çekip, karşımdan gelen piyadelerin geçmesine izin vermek ve sonra yoluma devam etmek. Ama o kadar acelem ve bu konuya takıklığım var ki, yardırmamak için kendimi zor tutuyorum. O daracık köprüde karşılaşan iki keçi geliyor aklıma (hakkaten ya, hangisi geçmiş sonunda?). Tepeme toplanan keçiler ağır basıyor ve ben en öne burnumu koyup ilerliyorum. Ben iki adım, o bir adım hızındayız. A şehrinden o, B şehrinden ben çıksam, bu hızımla C şehrindeki havuz taşmadan musluğu kapatırım yani. Mümkün olsa ikizkenar üçgene tepeden dik ineceğim de, lojistik zayıf.
Kaldırımın üçümüzü birden kaldırması zor vesselam...
"Hey sen ve senin gibi kaldırım canavarları! O kaldırımı babanız mı yaptı da , bu kadar sahipleniyorsunuz? Yoksa en sevdiğin şarkı 'kaldıramazsan kaldırırlar gülüm' müdür? Kaldı ki, 21 Aralık'a kaç gün kaldı şunun şurasında; valla seni kıyamete kaldırırlar da görürsün gününü!"
Bir başka örnek de, kaldırımda motorsiklet kullanan zarif bey... Baktım üzerime üzerime geliyor; değil kendine ait olmayan bir alanda seyir halinde olduğunu düşünmek, en ufak bir hız kesme yok. Önüne dikildim; bu yolda ölmek var, yol vermek yok. Hafifçe yavaşladı.
"Burası kaldırım."
"İyi ki söyledin, bilmiyordum."
"biiiiip..."
Bu kadar kabalığı ve bencilliği kaldıramıyorum yahu!
"Dağlar dağlar, kurban olam, yol ver geçem" diye çığırsam utanıp kenara çekilirler miydi acaba?
Galiba en iyisi kilo almam. Şöyle bir haşmetimle yürümem. "Endamım yeter" havasında salına salına yerleri titretmem. Evet, evet ben hemen gidip ekmek arası mantı yiyeyim.
26 Kasım 2012 Pazartesi
15 ADIMDA STRESİ DEFETME GARANTİLİ YAZI
Gazetelerde dönem dönem çıkan konular vardır. Yaza girerken fazla kilolarınızdan kurtulma tüyoları... Gripten korunmanın binbir yolu... İyi ebeveyn olmanın yetmiş sekiz yöntemi... vs vs... Bunlardan biri de "Stresle Başa Çıkmanın Yolları"dır. Kim uygular, kim becerebilir bilmiyorum. Stresli bir bünye iseniz, havanda su döver. Değilseniz vız gelir tırıs gider. Bugün gene dizi dizi öneriler silkelemişler. Konu sıkıntısı var zaar; "dalalım aynı teraneye, temcitlerin kralını yapalım" demişler. Ben size gayet pratik ve uygulanabilir öneriler sunacağım. Ama onların başlıklarından da kopya çekeceğim.
1- Öfkenizi dizginlemeyi öğrenin:
Ne dizgini yahu! Koyverin gitsin! İyi adamda kötü şey durmaz, derdi babam (Gerçi onu insan yapımı doğal gaz için söylerdi ama ben buraya da uygun buldum). Öfke öyle içerde falan tutulmaz. Şişkinlik yapar; aynen gaz misali. Salın gitsin. Bir avantajı vardır: kokusuzdur. Ama bu tür salıvermede tükürük fışkırması sorun olabilir. Öfkenizin muhatabına yakın durmamanızı önermek doğru olur kanımca. Amerikalıların başının altından çıkan "Öfke Kontrolü" kavramını da hiç önemsemeyin. Kontrol edilmiş bir şeyin adı asla "öfke" olamaz. Gitti mi stres? Gittiiii...
2-Kaslarınızı gevşetin:
Gazetedeki öneri, gün sonunda küvete su doldurup, içinde 15 dakika yatmak. Suya yazık ya! O suyla ne temizlikler yapılır, ne bulaşıklar/çamaşırlar/balkonlar yıkanır, ne lavabolar/ocaklar ovulur. Şöyle bir de güzel kokulu deterjanlar alıp kokteyl yapar gibi sulara kattınız mıydı, ohh misss! O sayede de kaslar şapşahane gevşer. Hatta öyle bir gevşer ki, yorgunluktan tutmaz hale gelir. İnsanın stresin adını bile anacak hali kalmaz. Gitti mi stres? Gittiii...
3- Elinize sıkabileceğiniz bir şeyler alın:
Egzersiz aleti ya da tenis topu önermişler. Çok züppece buldum şahsen. Onun yerine sonunda ailece çay keyfi de yapabileceğiniz bir yöntem önereceğim: Kardeşim poğaça yapınnn!! Hamuru karın, bol bol sıkıştırın, 1-2 saat yoğurun, rengi kaçsın varsın, sorun değil. Yiyebileceğinizin 3 katı fazlasını hazırlayın ki, stres tümüyle hamura geçsin. Stres poğaçaya geçmez korkmayın. Fırında pişerken mefta olur o zaten. Harç olarak da peynir ve ısırgan otunu kullanın. Isırgan otunun stresi ısırma gücü vardır. Gitti mi stres? Gittiii...
4- Nefesinizi tutun, doğru nefes almayı öğrenin:
Demişler ki, 5 saniye tutun. Yahu 5 saniye kime yeter? Tutun şöyle 55 saniye falan, mümkünse daha çok. Bakın nasıl da tık nefes olup dikkatiniz dağılacak. Gözleriniz patlarken, canınızı kurtarmaya çalışırken, stres kimin aklına gelir. Ölüm tehlikesi atlatan insanlarda stres falan kalmaaaz! Hayatın değerini anlamanın en güzel yoludur. Ondan sonra tüm bardaklar dolu görünür; boş olanlar bile. Polyanna bardağı deniyor onlara (yani ben diyorum). Ajda bardaklar out, Polyanna bardaklar in! Gitti mi stres? Gittiii...
5- Koklayın:
Limon ya da güzel kokulu mum önermişler. Pehh! Beyaz zambak ya da altın damla kolonyanın üstüne koku tanımam. Baygınlık geçirir gibi olursanız, endişelenmeyin: stresin defolma rehaveti o. Gevşemenin en baba alameti o. 4. maddedeki önerimle birleştirmenizde azami fayda görüyorum: kolonyayı burnunuza çekin ve 55 saniye nefes tutun. Stresle birlikte kalbiniz de gidecek gibi olur; sorun değil. O saniye nefesi verin. Ohhh!
6- Programınızı gevşetin:
Evet, gevşetin ama onların önerdiği gibi değil: Tahmininizden uzun sürecek bir işi önceden bilin, demişler. Ne gerek var? Yahu her güne bir iş koyun. İster 10 dakikalık olsun, ister 1 saatlik... Verin hepsine koca bir gün. Hak etmiyorlar mı? Hayır mı? Ama siz bunu hak ediyorsunuz. Şimdiye kadar planladınız da n'oldu? İki ayak bir pabuca girmedi mi? Ben size iki ayağınız için tamm 6 pabuç diyorum! Bozdurun bozdurun harcayın. Gitti mi stres? Gittiiii...
7- 10 dakikalık bir gündüz tatili yapın:
Yok artık! 10 dakika? Bunlar bizimle alay mı ediyor, dalga mı geçiyor? Yooo buna izin veremem. Haklarınızı ben savunurum, korkmayın. Siz yeter ki strese girmeyin. Ben sizin içinizde saklı kalmış sesiniz, çığlığınız olurum. Belki de baskı hatası vardır. Yani acaba "10 dakikalık çalışın" mı demek istediler? Kesin öyledir canııım... Bu kadar vicdansız olamazlar. Hadi şimdiye kadar önerdiklerine ses etmedim ama buna tepkisiz kalamam. Bakın yapacağınız şey şu: 10 dakika çalışın. Hepsi bu. Stres gitmekle kalmaz, dönmemek üzere terk-i diyar eyler.
8- "Hayır" demeyi öğrenin:
Hayır: İngilizcede "no" olarak bilinen Türkçe kelime. "Evet"in zıttı.
Türk olup da bilmeyen var mı? Hatta olmayıp da Türkçe öğrenenler bile bunu bilir. Nasıl bilmezsiniz "hayır" demeyi? (Bunlar adamı iyice aptal yerine koymaya başladılar).
Birlikte çalışalım mı? Başlıyoruz: Önce "haa", sonra bir de "yııırrr". Oku bakiim Haa yıırrr, oku bakiiim Haa yırrr. Rahmetli Barış Manço şarkısını bile yaptı. Hâlâ ne diyor bunlar ya! Öğrenemeyenlere ödev: Bu akşam 120 sayfalık bir harita metod defterine "hayır" yazarak ve sonra da sesli okuyup anlatarak çalışsın. Yarın sözlü yapacağım. Te o kadar!
Daha başka bir takım tamamen zevzek ve saçma öneriler var, ama yukarıda yazılanları başka cümlelerle yazıp marifetmiş gibi sunmuşlar. Ben bunlara ek olarak şunları da yazmak isterim:
- Her gün komşunun torununu yarım saatliğine size oynamaya çağırın (ama altına kaçıracak olursa, hemen geri verin).
- Her ayın ilk gününde aşık olun. Her ayın son günü o ayın aşkını bitirin.
- Sporla vakit kaybetmeyin; eve yürüme bandı falan alacağınıza, o parayla bir koltuk alın. Yayın yayılın. Ayak uzatmak şart.
- Her kahvenin yanında bir sigara tellendirin. Light ve ince olsun yalnız. Yoksa kötü kokuyor. Olmadı 5. maddeyi uygulayın.
- İki günde bir trafik ışıklarının yanına tabure çekin. Geçen araçları sayın. Araç cinslerini ve sayılarını not edin.
- Balkona besili bir inek alın, bağlayın. Sütüyle banyo yapın. Kullandığınız sütü atmayın, leğende yıkanın. Onunla da yerleri silin. 2. maddeye destek olsun. İsrafın lüzumu yok.
- Yanınızda sürekli Big Babol sakız bulundurun. Pabuç kadar sakızı çiğnerken stres falan tırsar gider zira. Ayrıca kafanız kadar da balon şişirin, patlatın.
Hepsi bu. Aslında daha birçok güzel önerim var ama vaktinizi almak istemem. Ne de olsa daha stres atmak için yapacağınız bir dolu şey var. Bunlar da sizde stres yaratmasın diye öneri ister misiniz?
1- Öfkenizi dizginlemeyi öğrenin:
Ne dizgini yahu! Koyverin gitsin! İyi adamda kötü şey durmaz, derdi babam (Gerçi onu insan yapımı doğal gaz için söylerdi ama ben buraya da uygun buldum). Öfke öyle içerde falan tutulmaz. Şişkinlik yapar; aynen gaz misali. Salın gitsin. Bir avantajı vardır: kokusuzdur. Ama bu tür salıvermede tükürük fışkırması sorun olabilir. Öfkenizin muhatabına yakın durmamanızı önermek doğru olur kanımca. Amerikalıların başının altından çıkan "Öfke Kontrolü" kavramını da hiç önemsemeyin. Kontrol edilmiş bir şeyin adı asla "öfke" olamaz. Gitti mi stres? Gittiiii...
2-Kaslarınızı gevşetin:
Gazetedeki öneri, gün sonunda küvete su doldurup, içinde 15 dakika yatmak. Suya yazık ya! O suyla ne temizlikler yapılır, ne bulaşıklar/çamaşırlar/balkonlar yıkanır, ne lavabolar/ocaklar ovulur. Şöyle bir de güzel kokulu deterjanlar alıp kokteyl yapar gibi sulara kattınız mıydı, ohh misss! O sayede de kaslar şapşahane gevşer. Hatta öyle bir gevşer ki, yorgunluktan tutmaz hale gelir. İnsanın stresin adını bile anacak hali kalmaz. Gitti mi stres? Gittiii...
3- Elinize sıkabileceğiniz bir şeyler alın:
Egzersiz aleti ya da tenis topu önermişler. Çok züppece buldum şahsen. Onun yerine sonunda ailece çay keyfi de yapabileceğiniz bir yöntem önereceğim: Kardeşim poğaça yapınnn!! Hamuru karın, bol bol sıkıştırın, 1-2 saat yoğurun, rengi kaçsın varsın, sorun değil. Yiyebileceğinizin 3 katı fazlasını hazırlayın ki, stres tümüyle hamura geçsin. Stres poğaçaya geçmez korkmayın. Fırında pişerken mefta olur o zaten. Harç olarak da peynir ve ısırgan otunu kullanın. Isırgan otunun stresi ısırma gücü vardır. Gitti mi stres? Gittiii...
4- Nefesinizi tutun, doğru nefes almayı öğrenin:
Demişler ki, 5 saniye tutun. Yahu 5 saniye kime yeter? Tutun şöyle 55 saniye falan, mümkünse daha çok. Bakın nasıl da tık nefes olup dikkatiniz dağılacak. Gözleriniz patlarken, canınızı kurtarmaya çalışırken, stres kimin aklına gelir. Ölüm tehlikesi atlatan insanlarda stres falan kalmaaaz! Hayatın değerini anlamanın en güzel yoludur. Ondan sonra tüm bardaklar dolu görünür; boş olanlar bile. Polyanna bardağı deniyor onlara (yani ben diyorum). Ajda bardaklar out, Polyanna bardaklar in! Gitti mi stres? Gittiii...
5- Koklayın:
Limon ya da güzel kokulu mum önermişler. Pehh! Beyaz zambak ya da altın damla kolonyanın üstüne koku tanımam. Baygınlık geçirir gibi olursanız, endişelenmeyin: stresin defolma rehaveti o. Gevşemenin en baba alameti o. 4. maddedeki önerimle birleştirmenizde azami fayda görüyorum: kolonyayı burnunuza çekin ve 55 saniye nefes tutun. Stresle birlikte kalbiniz de gidecek gibi olur; sorun değil. O saniye nefesi verin. Ohhh!
6- Programınızı gevşetin:
Evet, gevşetin ama onların önerdiği gibi değil: Tahmininizden uzun sürecek bir işi önceden bilin, demişler. Ne gerek var? Yahu her güne bir iş koyun. İster 10 dakikalık olsun, ister 1 saatlik... Verin hepsine koca bir gün. Hak etmiyorlar mı? Hayır mı? Ama siz bunu hak ediyorsunuz. Şimdiye kadar planladınız da n'oldu? İki ayak bir pabuca girmedi mi? Ben size iki ayağınız için tamm 6 pabuç diyorum! Bozdurun bozdurun harcayın. Gitti mi stres? Gittiiii...
7- 10 dakikalık bir gündüz tatili yapın:
Yok artık! 10 dakika? Bunlar bizimle alay mı ediyor, dalga mı geçiyor? Yooo buna izin veremem. Haklarınızı ben savunurum, korkmayın. Siz yeter ki strese girmeyin. Ben sizin içinizde saklı kalmış sesiniz, çığlığınız olurum. Belki de baskı hatası vardır. Yani acaba "10 dakikalık çalışın" mı demek istediler? Kesin öyledir canııım... Bu kadar vicdansız olamazlar. Hadi şimdiye kadar önerdiklerine ses etmedim ama buna tepkisiz kalamam. Bakın yapacağınız şey şu: 10 dakika çalışın. Hepsi bu. Stres gitmekle kalmaz, dönmemek üzere terk-i diyar eyler.
8- "Hayır" demeyi öğrenin:
Hayır: İngilizcede "no" olarak bilinen Türkçe kelime. "Evet"in zıttı.
Türk olup da bilmeyen var mı? Hatta olmayıp da Türkçe öğrenenler bile bunu bilir. Nasıl bilmezsiniz "hayır" demeyi? (Bunlar adamı iyice aptal yerine koymaya başladılar).
Birlikte çalışalım mı? Başlıyoruz: Önce "haa", sonra bir de "yııırrr". Oku bakiim Haa yıırrr, oku bakiiim Haa yırrr. Rahmetli Barış Manço şarkısını bile yaptı. Hâlâ ne diyor bunlar ya! Öğrenemeyenlere ödev: Bu akşam 120 sayfalık bir harita metod defterine "hayır" yazarak ve sonra da sesli okuyup anlatarak çalışsın. Yarın sözlü yapacağım. Te o kadar!
Daha başka bir takım tamamen zevzek ve saçma öneriler var, ama yukarıda yazılanları başka cümlelerle yazıp marifetmiş gibi sunmuşlar. Ben bunlara ek olarak şunları da yazmak isterim:
- Her gün komşunun torununu yarım saatliğine size oynamaya çağırın (ama altına kaçıracak olursa, hemen geri verin).
- Her ayın ilk gününde aşık olun. Her ayın son günü o ayın aşkını bitirin.
- Sporla vakit kaybetmeyin; eve yürüme bandı falan alacağınıza, o parayla bir koltuk alın. Yayın yayılın. Ayak uzatmak şart.
- Her kahvenin yanında bir sigara tellendirin. Light ve ince olsun yalnız. Yoksa kötü kokuyor. Olmadı 5. maddeyi uygulayın.
- İki günde bir trafik ışıklarının yanına tabure çekin. Geçen araçları sayın. Araç cinslerini ve sayılarını not edin.
- Balkona besili bir inek alın, bağlayın. Sütüyle banyo yapın. Kullandığınız sütü atmayın, leğende yıkanın. Onunla da yerleri silin. 2. maddeye destek olsun. İsrafın lüzumu yok.
- Yanınızda sürekli Big Babol sakız bulundurun. Pabuç kadar sakızı çiğnerken stres falan tırsar gider zira. Ayrıca kafanız kadar da balon şişirin, patlatın.
![]() |
| Bakın bu çocuk başından büyük işlere kalkışmış ve nasıl da pelte gibi olmuş. |
Hepsi bu. Aslında daha birçok güzel önerim var ama vaktinizi almak istemem. Ne de olsa daha stres atmak için yapacağınız bir dolu şey var. Bunlar da sizde stres yaratmasın diye öneri ister misiniz?
25 Kasım 2012 Pazar
YOK ÖYLE BOŞ OTURMAK
Ben, bana "nasıl gidiyor?" denmedikçe kendimi pek anlatan biri olamadım hiçbir zaman. Dense de üstünkörü geçtiğim olur; sorana göre değişir. O kişinin sorduğu konuya gerçek ve samimi ilgisine göre, verdiğim cevapların kelime sayısı farklıdır. Merakının niteliğini, o konuya dair ilgi ve alt yapısını düşünmeden edemem. Laf olsun diye sorduğunu ya da aslında çok da ilgilenmediğini hissediyorsam, iki üç cümlelik cevaplar verir, ne kendimi ne de onu sıkmak isterim. Bazıları da alt yapısı olmasa da, özünde gerçekten de merak ve ilgi içinde olur. Onlara cümle sayısını artırırım ve naçizane bilgi olabilecek ya da bir ufuk açabilecek şekilde geri dönerim. Neyin nasıl gittiğinin sorulmasına da bağlı tabii. Burada sözünü ettiğim konular, benim yazmaya ve tiyatroya olan ilgilerimdir.
Yıllardır yazmama ve oynamama rağmen, bir yanım hep utanmıştır. Bunların değerli olduğuna hiç şüphem olmadı. Ama sıra dışı olmalarının, başkalarında uyandırdığı tepkilerinden de çekinmişimdir. Sonuçta evli barklı, çoluklu çocuklu ve meslek sahibi biri olarak, "bunlar da ne acayip uğraşlar, yapacak başka şey mi bulamamış" ya da "bunlarla uğraşırken, evini de ihmal ediyordur" gibisinden iç sesler bana malum olur. Kimseye de ne bunları savunmak, ne de evimin-işimin işlerini hiç de aksatmadığımı kanıtlamak isterim. Bir yanım aptalca eziklenirken, başka bir yanım cesurca diklenir. Utanılacak bir iş yapmadığıma olan inancımda yalnız olmadığımın ve evimi-işimi ihmal etmediğimin en sağlam kanıtı, ev halkımın bana verdiği destektir. Bu da bana yeter aslında. Ama yine de her daim ev halkımla dolaşmadığıma göre, yalnızken ruhumun bir yarısı köşeye siner, diğer yarısı Don Kişot gibi doludizgin koşar (Ruhum bir Mona Lisa).
Şimdiye kadar kimse yüzüme karşı olumsuz bir şey söylemedi. Fakat hissederim; gözlerden, nefes alışlardan, dudağın bir hareketinden, anında başka konuya geçişlerden... "N'apıyor bu kadın ya?" halleri. Öte yandan bir de, takdir ederken aynı anda içi götürmeyenler vardır. Kimileri de gıpta ederken, kendine kızar: "Benim niye hiçbir şeye ilgim yok?" diye söyler de samimice. Kimileri ise anında sözümü kesip, kendi niyetlerini saymaya başlar: "Yeni bir dil öğrenmek istiyorum, mesela Rusça. O arada bir müzik aleti çalmayı da öğrensem diyorum". Eveett!! Yapın lütfen!!
Evinizden, işinizden, eşinizden ne kadar memnun olsanız da, hiç memnun olmasanız da, bilmiyor musunuz ki aslında yalnızız şu dünyada? Biz iyisek, her şey iyi oluyor. Tersi de geçerli; hayatımızı birlikte geçirdiğimiz ailemiz veya arkadaşlarımız da aynı mantıkla yaşayınca, bize de iyi gelmiyorlar mı, o hesap. Önce kendi ruhumuzu beslersek, çevreyi doyurmamız da daha sağlıklı oluyor. Bunu herkes yaparsa, birbirimize ayna olup, gülümseyen ruhlarla karşılıyoruz birbirimizi. Fitneyle, fesatla, dedikoduyla beslenen ruhları, hormonlu gıdalar yüzünden hasta olanlara benzetiyorum. Her ne kadar çok önemli olsalar da, sadece çocuklarımız, yaptığımız yemekler, yaptığımız alışverişlerle bezeli sohbetlerden bunalıyorum.
Yaşlanmaktan korkar oldum, son yıllarda. Elimin ayağımın tutmayacağı zamanlardan... Sokak sokak gezen biri değilim aslında. Demek istediğim, evimde çok daha fazla zaman geçirmek zorunda kaldığım yaşlar gelince, kendimi oyalayabileceğim ve zaten bana çok yakın olmuş uğraşlarım olmalı. Oturduğum yerde yapabileceğim, yarenlik edebileceğim... O zaman tabii ki tiyatro olmayacak hayatımda. Yazmaya, ya da hiç olmazsa okumaya devam edebilmek isterim. Yazamıyorsam, minik bir ses kayıt cihazına kayıt yaparım belki de.
Pencere önüne konuşlanmış bir koltuk, belki dizlerimde bir küçük şekerleme örtüsü, yanımdaki sehpada sıcak ve ballı bir ıhlamur, ocakta yağsız-tuzsuz bir tarhana çorbası, düzenli aralarla almam gereken tansiyon hapları, geceleri uyku tutmadığı için ara ara aldığım bir uyku hapı, eksik uykular nedeniyle koltukta basan ağırlıkla başın düşmesi, az şekerli bir Türk kahvesi, torunlar gelirse diye sarılmış yapraklar, naftalin kokusu, boyamaya artık ihtiyaç duymadığım bembeyaz saçlarım... Kim bilir belki de kaşlarım bile dökülmüşse, yan yamuk çizdiğim kaşlarım olur. Apartman toplantılarında kaloriferin yeterince yanmadığından şikayet eder, kapıcının saat başı uğramasını isterim; maksat hareket olsun diye.
Pencere önündeki koltuğa oturup zaman zaman, annemi-babamı-ablamı, eşimle evlendiğimiz günü, çocuklarımın bebekliklerini, okul zamanlarını, mesleki koşuşturmalarımızı, borçlara girmelerimizi, ödemeleri bitirme sevinçlerimizi, eski bir aşkı, nelere anlamsız yere üzüldüğümü, ne basit şeylerle nasıl da mutlu olduğumu, kimlere kırıldığımı, "acaba şimdi n'apıyor?"ları, hak etmeyenlere gösterdiğim anlayış ve sabırları... düşünürüm. O zaman kaleme almak isteyeceklerim bunlar mı olur acaba? Bunları yapabilmemin öncelikli iki koşulu var: 1- Hafızayı tekletmemiş olmak. 2- Bedenen de sağlıklı olmak.
Demem o ki, sadece bu yaşlarımızda değil, ileride de oturduğumuz yerde yapılabilecek ve bünyemizin artık ayrılmaz parçası gibi olmuş, sonradan eğreti bir şekilde iliştirilmemiş uğraşları alışkanlık edinmeli. "Benim hiçbir hobim ya da ilgim yok" deyip duran bir arkadaşım var; üstelik yıllardır. Hem inanamıyorum hem de üzülüyorum.
İçime yerleşip beni rahat bırakmayan bu okuma-yazma arzusu için nasıl şükrediyorum... Hâlâ büyük bir enerji ve istekle koşturduğum tiyatro sevdama nasıl şükrediyorum... Ruhum her daim "yanıma kâr kalmış zevklerimi" de taşıyor olacak.
Bırakın benim "nasıl gidiyor" olduğuma kafayı takmayı.
Beni anlamayarak kaybetmeyin vaktinizi. Asıl anlamadığınız ben değilim ki.
Bana yapmacık ilgi göstermeyi ya da hiç ilgilenmiyor gibi rol kesmeyi de bırakın. Asıl ilgilenmediğiniz ben değilim ki... İçinizi öksüz bırakmışsınız, ağlıyor...
Yıllardır yazmama ve oynamama rağmen, bir yanım hep utanmıştır. Bunların değerli olduğuna hiç şüphem olmadı. Ama sıra dışı olmalarının, başkalarında uyandırdığı tepkilerinden de çekinmişimdir. Sonuçta evli barklı, çoluklu çocuklu ve meslek sahibi biri olarak, "bunlar da ne acayip uğraşlar, yapacak başka şey mi bulamamış" ya da "bunlarla uğraşırken, evini de ihmal ediyordur" gibisinden iç sesler bana malum olur. Kimseye de ne bunları savunmak, ne de evimin-işimin işlerini hiç de aksatmadığımı kanıtlamak isterim. Bir yanım aptalca eziklenirken, başka bir yanım cesurca diklenir. Utanılacak bir iş yapmadığıma olan inancımda yalnız olmadığımın ve evimi-işimi ihmal etmediğimin en sağlam kanıtı, ev halkımın bana verdiği destektir. Bu da bana yeter aslında. Ama yine de her daim ev halkımla dolaşmadığıma göre, yalnızken ruhumun bir yarısı köşeye siner, diğer yarısı Don Kişot gibi doludizgin koşar (Ruhum bir Mona Lisa).
Şimdiye kadar kimse yüzüme karşı olumsuz bir şey söylemedi. Fakat hissederim; gözlerden, nefes alışlardan, dudağın bir hareketinden, anında başka konuya geçişlerden... "N'apıyor bu kadın ya?" halleri. Öte yandan bir de, takdir ederken aynı anda içi götürmeyenler vardır. Kimileri de gıpta ederken, kendine kızar: "Benim niye hiçbir şeye ilgim yok?" diye söyler de samimice. Kimileri ise anında sözümü kesip, kendi niyetlerini saymaya başlar: "Yeni bir dil öğrenmek istiyorum, mesela Rusça. O arada bir müzik aleti çalmayı da öğrensem diyorum". Eveett!! Yapın lütfen!!
Evinizden, işinizden, eşinizden ne kadar memnun olsanız da, hiç memnun olmasanız da, bilmiyor musunuz ki aslında yalnızız şu dünyada? Biz iyisek, her şey iyi oluyor. Tersi de geçerli; hayatımızı birlikte geçirdiğimiz ailemiz veya arkadaşlarımız da aynı mantıkla yaşayınca, bize de iyi gelmiyorlar mı, o hesap. Önce kendi ruhumuzu beslersek, çevreyi doyurmamız da daha sağlıklı oluyor. Bunu herkes yaparsa, birbirimize ayna olup, gülümseyen ruhlarla karşılıyoruz birbirimizi. Fitneyle, fesatla, dedikoduyla beslenen ruhları, hormonlu gıdalar yüzünden hasta olanlara benzetiyorum. Her ne kadar çok önemli olsalar da, sadece çocuklarımız, yaptığımız yemekler, yaptığımız alışverişlerle bezeli sohbetlerden bunalıyorum.
Yaşlanmaktan korkar oldum, son yıllarda. Elimin ayağımın tutmayacağı zamanlardan... Sokak sokak gezen biri değilim aslında. Demek istediğim, evimde çok daha fazla zaman geçirmek zorunda kaldığım yaşlar gelince, kendimi oyalayabileceğim ve zaten bana çok yakın olmuş uğraşlarım olmalı. Oturduğum yerde yapabileceğim, yarenlik edebileceğim... O zaman tabii ki tiyatro olmayacak hayatımda. Yazmaya, ya da hiç olmazsa okumaya devam edebilmek isterim. Yazamıyorsam, minik bir ses kayıt cihazına kayıt yaparım belki de.
Pencere önüne konuşlanmış bir koltuk, belki dizlerimde bir küçük şekerleme örtüsü, yanımdaki sehpada sıcak ve ballı bir ıhlamur, ocakta yağsız-tuzsuz bir tarhana çorbası, düzenli aralarla almam gereken tansiyon hapları, geceleri uyku tutmadığı için ara ara aldığım bir uyku hapı, eksik uykular nedeniyle koltukta basan ağırlıkla başın düşmesi, az şekerli bir Türk kahvesi, torunlar gelirse diye sarılmış yapraklar, naftalin kokusu, boyamaya artık ihtiyaç duymadığım bembeyaz saçlarım... Kim bilir belki de kaşlarım bile dökülmüşse, yan yamuk çizdiğim kaşlarım olur. Apartman toplantılarında kaloriferin yeterince yanmadığından şikayet eder, kapıcının saat başı uğramasını isterim; maksat hareket olsun diye.
Pencere önündeki koltuğa oturup zaman zaman, annemi-babamı-ablamı, eşimle evlendiğimiz günü, çocuklarımın bebekliklerini, okul zamanlarını, mesleki koşuşturmalarımızı, borçlara girmelerimizi, ödemeleri bitirme sevinçlerimizi, eski bir aşkı, nelere anlamsız yere üzüldüğümü, ne basit şeylerle nasıl da mutlu olduğumu, kimlere kırıldığımı, "acaba şimdi n'apıyor?"ları, hak etmeyenlere gösterdiğim anlayış ve sabırları... düşünürüm. O zaman kaleme almak isteyeceklerim bunlar mı olur acaba? Bunları yapabilmemin öncelikli iki koşulu var: 1- Hafızayı tekletmemiş olmak. 2- Bedenen de sağlıklı olmak.
Demem o ki, sadece bu yaşlarımızda değil, ileride de oturduğumuz yerde yapılabilecek ve bünyemizin artık ayrılmaz parçası gibi olmuş, sonradan eğreti bir şekilde iliştirilmemiş uğraşları alışkanlık edinmeli. "Benim hiçbir hobim ya da ilgim yok" deyip duran bir arkadaşım var; üstelik yıllardır. Hem inanamıyorum hem de üzülüyorum.
İçime yerleşip beni rahat bırakmayan bu okuma-yazma arzusu için nasıl şükrediyorum... Hâlâ büyük bir enerji ve istekle koşturduğum tiyatro sevdama nasıl şükrediyorum... Ruhum her daim "yanıma kâr kalmış zevklerimi" de taşıyor olacak.
Bırakın benim "nasıl gidiyor" olduğuma kafayı takmayı.
Beni anlamayarak kaybetmeyin vaktinizi. Asıl anlamadığınız ben değilim ki.
Bana yapmacık ilgi göstermeyi ya da hiç ilgilenmiyor gibi rol kesmeyi de bırakın. Asıl ilgilenmediğiniz ben değilim ki... İçinizi öksüz bırakmışsınız, ağlıyor...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
















