8 Aralık 2012 Cumartesi

RUH KABIZLIĞI UZMANINDAN ALTIN BİLGİLER

Aşağıdaki yazı, ruh ve barsak kökenli kabızlık üzerine bir yazıdır. İkisi arasındaki benzerlik ve farklılıklar irdelenmiştir. Midesi kaldırmayacak olanlara ön uyarımı yapayım da, "ıyyyy, böööğğkk..." vs tarzı düşüncelere bir önlem almış olayım.
Google bilgiçi şöyle diyor:
"Kabızlık Nedir?
Kabızlık dışkılama sıklığının azalması ve dışkılama sırasında güçlük çekilmesidir. Dışkılama sayısı sağlıklı kişilerde farklılık gösterir ve kesin bir sayısı yoktur. Aynı zamanda bazı kişilerin dışkıları normalde de katı olabilir. 3 günden uzun süre ile dışkılama gerçekleşmediğinde dışkı sertleşir ve çıkışı ağrılı olabilir ancak, bu durum daha sık tuvalete çıkanlarda da gerçekleşebilir."
Olayın barsak kökenli olanını zaten hepimiz biliyoruz. Lifli (sebzeler ve kepekliler) besinler, bol su içmek, egzersiz yapmak, az ve sık beslenmek vb gibi çözüm önerilerini de biliriz. Yani temel olarak "beslenme alışkanlıkları ve egzersiz" önem kazanıyor. Barsaklarından hastalanan kişiler için de dışarıdan destekli bir takım çözümler üretilir ve yaşayan her insan mutlaka şu ya da bu şekilde o dışkıdan kurtulur. Ayrıntıya gerek yok; zira bu yazı bir tıp makalesi değil.

Ruh kökenli kabızlık, benim kendi uydurmam olup, Google'da şu an yoktur ama şu andan itibaren olacaktır. Ben şöyle tanımlıyorum:
Duygu ve düşüncelerini dışarı vurmanın (dışkılamak=dışarıya vurmak) azalması ve güçlük çekilmesidir. Duygularını ruh operasyonuyla aldırmış bir insan düşünemiyorum. Her insanın iyi ya da kötü, az ya da çok duygusu vardır. Bazı kişiler dışarı vurmakta katı olabilirler.




BULGULAR:

Duygularını ve düşüncelerini uzun zaman içinde tutanlarda,  kalp ağrısı, ruh sıkıntısı, nefes darlığı, âni öfke patlamaları, depresif alâmetler, kötüye delâletler görülebilir. Bu gaflet ve dalaletten  (Delâlet değil. Dalalet ise, "sapkınlık" anlamındadır) kurtulamayan ruh bünyelerinin bu bulgulardan kaçması zordur. İçeride tutulan duygular iyice sertleşir ve çıkışı ağrılı olabilir.

NEDENLERİ:

Kişinin yetiştiği ortamın önemi büyüktür. Baskıcı bir aile içinde büyüyen kişilerin yakalanma oranı yüksektir. Bir fikrini söylemek ya da bir şey hakkındaki duygusunu paylaşmak isterken "sen sus küçüksün! saygılı ol!", "ağzına biber sürerim", "dilin de fırıncı küreği gibi maşallah!", ya da "büyüklerin yanında konuşulmaz" makamında tepkiler altında hayatını idame ettirmeye zorlanmış bireylerin kaçınılmaz sonu "ruh kabızlığı"dır. Bu insan ruh kabızı olmasın da ne yapsın? Olsun, hakkıdır, ama çok da yazıktır.

Kişinin karakter özelliklerinin de önemi büyüktür. Ha şimdi bu noktada, yetiştiği ortamın da etkisi var tabii ki. Yani, aile içinde kendini beğenmiş, megalomanlıklar arası olimpiyatlarda altın madalyalı, burunları Kaf dağını bile beğenmeyen, alçak dağları geçtim en yüksek olanları bile kendi yarattı sanan ebeveynlerle büyümüş ya da yalancı aynalardan "en büyük sensin yavrum!" tezahüratlarına maruz kalmış ise, aynı aynalardan ona "en kabız ruh sensin, yürü be kim tutar seni!" laflarını duyacaktır. Bu alkışın marazi yönünü göremeyecek kadar ruh körlüğünden de musdarip olması kaçınılmazdır. Komplike bir vaka... Büyüklük kompleksleri deryasının, kaptan-ı deryasıdır o. Onu anası kendi için doğurmuş, hamurunu kendi için yoğurmuştur. Allah onları birbirlerine bağışlasın. Evlerden ırak.

Özgüven sorunu da bir etken... Hayatı cesaretten yoksun ve başarısızlıklarla dolu bir garibanın da ruh kabızlığına yakalanma riski yüksek. Çünkü ne dese beğenilmeyeceğine inanır. Değil duygu ya da düşüncesini dışarı vurmak, ağzını açıp konuşmak için bile sekiz takla, beş parende, on fırın ekmek yeme, kulplu beygirde iki salvo atma dahi yetmez. Bu tipler için hep birlikte üzülüp, sarılıp sırtını hem sıvazlayalım hem de pıt pıt vuralım hafifçe.

SÜREÇ VE TEDAVİ:

Barsak kökenli kabızlıkta, bireyin artık daha fazla karnında gezdirmek istemediği ...lar, onun, eline birkaç gazete veya dergi alıp tuvalete intikal etmesini gerektirebilir. Aslında tavsiyem hiçbir materyal almadan oturmaktır. Konsantrasyon bozulmamalı; bir meditasyon ritüeli havasında, kepekli mumlar, tercihen posalı yiyeceklerden yapılmış tütsüler, ıkınmalı ses kayıtları eşliğinde içeri girilmelidir. Ev halkından yarım saat izin istenmelidir. Cep telefonu sessize alınmalı ve salonda terk edilmelidir. Ocakta yemek bırakılmamalıdır. Eskiler, alaturka tuvaletin barsak hareketlerine daha faydalı olduğunu söylediklerinden, bazı evlerde mevcut olan bu tür tuvaletler modernize edilmemelidir. Birkaç saat öncesinde kuru kayısı ya da haşlanmış mısır üzerine bol su içmek ya da yalın ayak dolanmak da fayda gösterir.


Ruh kökenli kabızlıkta, ruhta şişkinlik yapan duygu ve düşünceler, herkeste aynı zamanlarda sıkıntı yaratmayabilir: kiminde bir ömür, kiminde istiap haddi dolunca. Hatta bu şişkinliğin farkına bile varılmayabilir. Fark etme süreci ya kişisel aydınlanma ya da "düzenli-olarak-ruh-dışa-vurumu" yapan, huzurlu biri ile karşılaşmanın akabinde görülebilir. Her nasıl olursa olsun, çözüm önem kazanır. Eğer kişisel aydınlanma (ki aslında bu "yeteeeeer!" denen bir evredir) ile olduysa, bu arkadaşlara bir el vermek gerekir. Yazık, sevaptır. En yakın koltuğa birlikte oturulur ve gözlerine bakarak konuşması sağlanır. Fazla konuşmamak, onaylayıcı baş hareketleri yapmak ve hafif gülümsemek uygun düşer.
Diğer türlüsünde ise, o huzurlu bireyin, bu kabız bireyi bir derbi maçına götürmesi fena kaçmaz. Bol bol bağırması, küfür etmesi ya da sahaya şişe atması sağlanmalıdır. Bu yüzden karakolluk olma ihtimaline karşı, tam teşekküllü bir ruh doktorundan rapor almak yeterlidir. Zaten statlarda çalışan emniyet görevlileri hizmet içi eğitimlerden geçirilmiştir, bilirler. Geçirilmemiş olanların itip kakması sırasında fazla direnmeyip, hızla kefalet için kimin aranması gerektiğine karar vermek elzemdir. Nezarethanede geçen sürede, kendiyle hesaplaşan hastamız, dışa vurumun dayanılmaz hafifliğine teslim olmuştur ama dozunu ayarlaması gerektiği noktasına ulaşmıştır.


AYIRICI TANI:

Gerçek ruh kabızları ile kendi ruh kabızı olmadığı halde, bunlarla muhatap olmak suretiyle kabızımsı belirtiler gösterenler karışıtırılmamalıdır. Bunun için yapılacak test basittir: İkisine de sadece "n'aber?" demek yeter. Gerçek olanı: "iyi ya n'olsun" der bitirir. Diğeri ise sadece "öfff ya, içim daraldı arkadaş!" dese bile tanıya ulaşılır. Her ikisi için de ileri tetkike gerek olmaz.


SORUN:

Sık sık tuvalete gitse bile barsak kabızlığı olanlar gibi, sık sık dışa vurum yapmasına rağmen ruh kabızlığından musdarip olanlar, "ruh ishali" olarak tanımlanabilir. Onlara "ne halin varsa gör" demekten başka çaremiz yoktur. Mümkünse onun yanından uzamakta fayda vardır.


HASTALIĞIN SEYRİ:

Barsak kabızlığı, toksinlerin kana karışması sonucu ruhu teslim etme ile son bulabilir. Ruh kabızlığı ise, bedensel olarak ölümcül bir hastalık olmamakla birlikte, sonu ruh ölümüdür. Bedenen canlı, ruhen ölü... Her koşulda ruh elden gider. Allah selâmet versin.

Bu gayet aydınlatıcı bilgileri sizlerle paylaşmadan edemedim. İnsan bir şey biliyorsa kendine saklamamalı. Bu kıyağımı da unutmayın. Kabızlıktan uzak günler dilerim.


7 Aralık 2012 Cuma

ETEKTEKİ TAŞLARI DÖKMEK

Deneme-anlatı yazma eyleminin üç temel aşaması var, kendimce:
1- İnsanları ve olayları izlerken, başka bir açıyla izlemek.
2- İzlenenlerden yola çıkarak, algılananlar ile benim içimden geçenleri birleştirip yazıya dökmek.
3- Yazılanlarla rahatlamak.

Gittikçe artan dozlarda yazıyor olmak, beni gittikçe artan dozlarda gözlemci yapmaya başladı. Eskiden daha az yapardım bunu; bilinçli bir şey değil. Ama işte beni yazmalara doludizgin götüren bir faaliyet haline geldi. "Hadi şimdi izleyeyim, bakalım neler göreceğim" tarzı bir mesai değil bu. Kendiliğinden olan bir şey. Sadece etrafımı değil, kendimi de izliyorum. Gözlerim kamera, kulaklarım ses alıcısı, ağzım hoparlör... Sürekli kayıttayım. Dur durak yok.
Kitabım çıktıktan sonra daha da arttı. Çünkü önceki kayıtlarımı okurla paylaşmanın ardından gelen onaylar ve beğeniler, güzel bir şey yaptığımı söyler oldu. "Madem öyle, o zaman algılarımı daha da açayım," diye özel bir çabam da olmadı, ama yazmalara olan özgüvenim artınca, daha çok yazmaya başladım. Yazdıkça açıldım, açıldıkça algı antenlerim iyice ortaya çıktı. Daha çok şeyi fark eder, fark ettiklerimde yazacak bir şeyler bulur ve not alır oldum. O kadar çok not alıyorum ki, boş vaktim olduğunda yazasım varsa, hiç sıkılmayacak kadar notum birikti. Hoş bir devinim yani...

Öte yandan en basit şeylerde bile öyle çok anlam görür oldum ki, beynim yetişemez oluyor. Aklımdan geçen fikir ve cümleleri yazmaya yetiştiremeden unutabilecek kadar hızla akıyor kafamın içinde. Sorumluluklarımın ve sosyal hayatımın önüne geçmeye çalışıyorlar; bu yüzden birçok şeyi erteler oldum. Acil olmasa da yapmam gerekenleri bekletir oldum. Acil olanları hızla yapıp, yazı dünyama koşarak dönmek ister oldum. Emekli olmayı hiç istemediğim halde, tek işimin yazmak olmasını diler oldum. Emeklilik hayalim diye bir şey yokken, kendimi sürekli ve bölünmeden yazıp durduğum bir hayalin içine oturtur oldum. Kenara çektiğim ve bol zaman/konsantrasyon hak eden bir romanım var; bir an önce ona devam etmek ister oldum. Onu, kaliteli zaman ayıramamaktan korktuğum bir çocuğum gibi kabul eder oldum. Aldığım notları yazıya ve kafamdaki kurguyu romana dönüşmesi için bekler durumda bırakmaktan rahatsız olur oldum. Ama kendime telkinlerde bulunup sakinleştiriyorum. Tek isteğim, sağlıklı yaşamak... O olursa hepsine hak ettikleri zamanı bulurum nasılsa.


Bunların yanı sıra, hani o kabak çiçeği gibi açılan algım var ya... O da beni nasıl dolduruyor! İnsanlarda gördüğüm bir mimik, gözlerindeki bir ifade, duyduğum sözler, verdikleri hisler ya da düşünceler, bir saldırı halinde üşüşmekle meşgul ve çok yorucu. Bir de bu farklı algı yüzünden, kafamda dolanıp duran cümleler beni farklı düşünür de kıldı. Bir yanıyla olumlu, bir yanıyla değil... Çünkü kendimi başka bir dünyanın içinde buluyorum ve artık günlerce kendini kapatıp yazan insanları çok iyi anlıyorum.
Sanki görmemem gereken şeyleri de görür oldum; soyut anlamda tabii. Yazdığım rapor doğrudur, yanlıştır bilemem, ama insanların ruhunun MR'ını çeker gibiyim.  Hem kendimin hem insanların derinliklerini görmek... Hem bir lûtuf gibi hem de bir ceza... "Yazmak çileli bir süreçtir" gibisinden cümleler duymaya alışkındım ama daha da yaşar oldum. Rahatlamak ve üzerimden bunun yükünü hafifletmek için de yazmam gerekiyor. Yazmaya cesaretim hep oldu ve bunu birilerinin yapması gerektiğine de inanır oldum. Yazdıkça, yazdıklarımı okuyanlarla birlikte ben de grup psikoterapisi yapacağız ve sonunda derin bir "ohhh!!" çekeceğiz hissi... Tortulaşmış birikimlerimizden ve tıkanmışlıklarımızdan arınacağız tesellisi... Zaten bunu hem eski yazılarımı yazarken hem de kitabımdaki yazılarım okunduktan sonra aldığım geri dönüşlerle, epey bir yaşamıştık.

İşin ilginç yanlarından biri de, kitabımı okuyan bazı okurlardan bana dertlerini açmak isteyenler çok oldu. O kitaba dair en çok duymak istediğim şey (okuyanlar bilir), "ben de böyle hissettim, hissettirildim," denmesiydi. Ummadığım sayıda bunu söyleyenle karşılaşmak inanılmaz mutluluk vericiydi. Bir de adı sanı duyulmamış, gaaayet amatör bir 'ilk kitap' sahibi olarak, bana ulaşılabilirliği de kolay tuttuğum için, bunların bana gelmesi zor olmadı. Bu kolaylık, dert paylaşımlarını rahatlattı. Hep birlikte donandık, sarılıp sarmaştık. Bir anlamda kendi kendine konuşup duran ve sesini çıkarmayan bir insan grubu "yalnız değilmişim," diyerek benimle bir oldu.

O yüzden bu çileli ve bir o kadar da huzur veren süreci durdurmaya hiç niyetim yok. Değil kendi adıma, sadece yazma ve/veya konuşma bağlamında çekinik kalanlar için yazmak bile, yeterli bir neden benim için. Birileri cesur olmak zorunda ve ben 'kelle koltukta' atıyorum kendimi ortaya... Önce kendime, sonra herkese soyunur gibiyim. Ruhum ve beynim çırılçıplak ortada.

"Ey okur, senin için ne büyük özveride bulunuyorum!" anlamında bir burnu büyüklük değil bu, yanlış anlaşılmak da istemem. Bu ortaklığın mutluluğunu ne ilk ne de son yaşayan biriyim; biricik değilim. Alt tarafı bir tek kitap yazdım ve paylaştım. "Ben oldum artık" demek de değil, asla! Aslında ben de içimden çağlayanları yazdıkça, kendime yandaş arıyorum bir anlamda. Birlikte temizlenmek, gülmek ya da hüzünlenmenin tadını aldım. Önceden iyi tanıdığım, az tanıdığım ya da hiç tanımadığım insanlarla böylesi içten bir alışveriş için değmez mi?
Yazmaktan çekinmeyin, demiştim. Bendeki soyunmayı ve bana nasıl da iyi geldiğini görenlerden, "ben de yazmaya başladım" ya da "yazmak istiyorum ama yanlış anlaşılmaktan korkuyorum" mailleri alıyorum. Diyorum ki: "Önce kendimizden korkmayı bırakalım. O korktuğunuz başkaları bunu görünce zaten sorun kalmıyor." İğneyi kendimize soktuğumuzu görenler, zaten çuvaldızı size gerek kalmadan kendilerine sokmak zorunda kalıyor.


Yazmak önce bireysel, sonra toplu bir terapidir.

Aliler durmayın! Velilere kulak asmayın!



6 Aralık 2012 Perşembe

BOYA 20, FÖN 5 LİRA

Bazen kendimizden izler bulduğumuz ve bizden yaşça büyük birini görünce, "ben bu yaşa gelince böyle olurum herhalde" cümlesini kullanırız. Arada bir, birilerine "sende gençliğimi görüyorum" demek de mümkün tabii. Mesela bana, bu birinci cümleyi söyleyenlere çok rastlarım. Ve aslında ben de kendimde bunu daha çok hissediyorum; yani yaşlı bir hanıma baktığımda, yaşlı halim böyle olabilir, diyorum. Yaşım icabı ve annemin gittikçe yaşlanıyor oluşu, beni yaşlılık yıllarımı daha bir düşünür kıldı. Belki de bu yüzden...


******

Kuaföre bir gittim; hayat dersi aldım döndüm.

Gittiğim kuaför 40 küsur yıllık, sahibi 60 küsur yaşında. Aslında çok enerjik bir hanım olmasa da çalışkan ve işinin ehli. Hal ve tavrında, sanatçıların "sahnede ölmek isterim" havası var: "krepe yaparken ölmek ister" gibi. Evet, krepe... Çünkü müşterilerinin çoğu ya kendi yaşında, ya da daha bile yaşlı. Belli ki birbirlerini milyon yıldır tanıyorlar. Çocuklarının evliliklerinden, torunlarından bahsediyorlar. Menapoz konu olmaktan çoktan çıkmış; âdet öncesi sıkıntılar geçmişte tatlı bir anı... Eski zamanların modası olan krepeden vazgeçemedikleri bir yaştalar. Ve bolca sprey; kazık gibi, 1 hafta bozulmayacak saçlar yapılıyor. Dalga mı geçiyorum? HAYIR! VE ASLA! 
Havalı bir semtin, bir sürü fahiş fiyatlı kuaför salonunun arasında, paranın faniliğini hazmetmiş ve belli ki doymuş bir kuaför. Hadi bir de reklam yapayım: Diğer süslü kuaförlerin 100 liraya yaptığını 25 liraya yapan bir kuaför. 'Ucuz etin suyu yavan olur,' sözünün düpedüz sağlam bir inkârı olan bir kuaför. Üstelik insanda, saçını yapsın diye annesinin önüne oturmuş kız çocuğu hissi bırakıyor; öyle sıcak bir kadın.
Kuaföre son gidişimde gözüm gene salonu bir taradı. Yaş ortalaması  60-65 arası... Onlardan biri sanki, cisminin etrafında ışık halesiyle oturuyordu orada. Sevimli ve uyanık bir teyzecik... Saçları bembeyaz ve fön çekiliyordu. Ense hizasındaki saçlarına yuvarlak çizgiler veriyorlardı. Hani tam 'hanım hanımcık' denecek gibi. İşi bitti, eliyle birkaç düzeltme yaptı. Arkadan tutulan aynayla saçının arka tarafını da görmesi sağlandı. Her şeyden nasıl memnun... Gülümseyerek teşekkür edip duruyordu. Kendime geldiğimde teyzeye gülümseyerek baktığımı fark ettim. Hatta daha ileri gidip, ona gülümsediğimi görmesini ve onun da bana gülümsemesini istediğimi de fark ettim. Ayağa kalkınca hareketleri çok ağır olmasa da, yaşının temkinliliği görülüyordu. Mavi gözlü... Bir insana kırışmak ve yaşlanmak bu kadar mı yakışır!

Kuafördeki teyze :))

Saçlarımda doludizgin artan beyazlarım, gözlerim, 'yaşlanınca ben de saçımı bu boy kestiririm, bu renkte bırakırım' hesaplarım, gülümsemekten kaçınmayan yüzüm, kuaförüm ne yapsa kolayca beğenen kişiliğim yüzünden, bu teyzeyi kendi yaşlılığımın gözümün önündeki canlı hali olmasını nasıl istedim. Yaşlanınca onun gibi sevecen, güler yüzlü, halinden memnun, bakımlı, modern ve hazımlı olmayı diledim. O yüzden de ortak birkaç yönümüzü anında onunkilerle kopyala-yapıştır yapıp, yaşlı halimi naklen izlediğime inandım. Kadıncağızın ruhu duymadı tabii... Aslında onunla konuşmak isterdim: "Sizin gibi olmak istiyorum. Nasıl özendim ve gıpta ettim size. Sarılabilir miyim size? Hatta bir de öpebilir miyim?" demeyi düşündüm. Ama o anda tepemde, en asık yüzüyle çalışan eleman, boya fırçası darbeleriyle meşguldü; yapmakta olduğu kafa resmindeki konsantrasyonunu bozmak istemedim. Teyze gitti. Ben de her kuaför seansımda, izleyecek bir teyze bulamazsam, sıkıntıdan patlarım diye yanıma aldığım kitabıma geri döndüm. (Haa bakın bu da bir sorundur benim için... Çünkü yakın gözlüğümü takmadan okuyamam. E tabii boya yapılırken ve tutması beklenirken gözlük takılamıyor. Çözümüm basit: gözlüğümün saplarını folyo ile kaplıyorum. Her ne kadar kuaför öncesi gittiğim bankada tam gözlüğüme el atmışken, folyoları görüp geri tıktıysam ve neye imza attığımı bilemediysem de, kuaförde sıkılmamak daha önemli. Bu bir ara taksim idi; konuyla pek alakası yok).

Şimdi ben o teyzeye ilgi duydum ama şöyle de bir şey var: Benim annem de aynı bu teyze gibidir. Nazar değmesin ona... 74 yaşında, saçına, giyimine özen gösteren, evine ne zaman gitseniz mutlaka tertemiz (sanki yeni temizlik yapılmış gibi), dolabında ikramlıkları her daim hazır, her an biri gelecekmiş gibi tertemiz giyinmiş, modern, güler yüzlü, ufacık bir şeyle hemen mutlu olan, kanaatkâr, her yaştan insanla sohbette zorlanmayan bir tatlı insandır. O teyzeye öyle hayran olmamın altında, kendi annemi görmem vardı. Bu nedenle de o teyze bana, çok "benden biri" gibi geldi... Orada annemi görmüşüm gibi hissettiğimi fark ettim. Ona hayran olmam bir yana, kendi annemin böyle olmasından duyduğum mutluluk ve gurur ağır bastı. Benim zaten başka yaşlı hanımlara gıpta etmeme ihtiyaç duymayacağım kadar örnek alabileceğim bir annem var. İYİ Kİ!

Kuafördeki teyze ile annem bir piknikte (yalan)

Her defasında ite kaka gittiğim kuaförde gördüğüm teyzelere ve anneme bakınca, aldığım ders şudur ki, insan hayata sevgiyle bağlanınca, gücünü de yakalıyor. O hayat sevgisi, önce kendilerini ayakta tutuyor; o yaşa rağmen kişisel bakımlarından dolayı asil bir zarafetleri var. Zaten bu sevgi nedeniyle de ruhlarının canlılığı fark edilmeyecek gibi değil. Bizim nesilin yorgunlukları yüzünden bazen es geçebildiğimiz ya da hayıflanıp durduğumuz şeylere bakınca, bu pozitifliklerinden almamız gereken tüyolar olduğunu görüyorum.

 Benim annem bir de çok gayretlidir. Babam gideli on yıl oldu ve inanılmaz bir şekilde çabaladı; ha çok zorlandı ama gücünü korumaya da çalıştı. Şimdilerde diyor ki: "Hem kendi moralim için hem de sizi daha şimdiden yormayayım diye, ileride size daha çok ihtiyacım olana kadar, ihtiyaçlarımı kendi başıma halletmeye çalışıyorum". Bu nasıl bir inceliktir, nasıl bir duyarlılıktır, nasıl bir iç enerjidir!

Ben yaşlanınca annem gibi, o teyze gibi olmak istiyorum.
Moralsiz uyandığım bir sabahın üzerine, bunlar oldu, bunları düşündüm, düşündürüldüm. Sanırım Allah bana, görmem gereken bir şeyleri bu şekilde yolladı. Bana da bunları anlamak ve hiç unutmamak düşer. Bir sonraki moralsiz uyanışıma kadar...





4 Aralık 2012 Salı

YAZI TÜRÜNE GÖRE KİŞİLİK TESTİ

Bir gün Facebook ve Twitter'dan bir soru sormuştum: "Bir yazı türü olsanız, ne olmak isterdiniz? Neden?" diye.
Sayılarla aynen şöyle:
- Roman: 5 kadın, 1 erkek.
- Şiir: 5 kadın, 1 erkek.
- Gezi yazısı: 3 kadın, 2 erkek.
- Öykü: 3 kadın
- Senaryo: 2 kadın.
- Fıkra: 1 kadın, 1 erkek.
- Makale: 1 kadın.

- Köşe yazısı: 1 kadın, 1 erkek.

- Destan: 1 erkek.
- Anekdot: 1 kadın.
- Yıldız falı: 1 kadın.
- Söyleşi: 1 erkek.

- Fabl: 1 erkek
- Her gün başka bir tür: 1 kadın.
Gerçi aynı anda iki tür olmak isteyen de çıktı.

 İstatistiksel olarak anlamlı bir sonuca varılabilecek bir sayıya ulaşılamadıysa da, nedenlerini de yazanlar çok ilginç cevaplar verdiler. Roman, gezi yazısı ve şiirin seçilmesini anlayabiliyorum. Macera, aşk, gerilim, dram vs gibi hayatın içinden olan bir tür olmak, kolay anlaşılabilir. Gezi yazısı keza, çoğu insan gezmeyi/yeni yerler/yeni tatlar/yeni insanlar tanımayı görmeyi ister. Şiir de öyle; diyecek bir şey yok... Hadi fıkrayı ve senaryoyu da çok deşelemeye gerek yok kanımca. Ama son yedi seçenek beni çok düşündürdü ve eğlendirdi (Nasreddin Hoca rahmet istedi).

Köşe yazısı olmayı istemek... Tanımı şu: Dönekler ve bildiğini yazanlar olarak iki ayrı kategorideki fikir sahiplerinin, gazete sayfasının sağ veya sol üst köşelerine yazdıkları , günlük olayları, sevgililerini , ekonomiyi , politikayı , bazen sivri dille bazen komik bir tavırla bizlerle paylaştıkları pencereciklerdir.
Kadın isteklimiz, köşe yazısı müdavimi olduğu, erkek ise "hoş ama boş" olması yönünde gerekçe bildirdi. İnsanın çok sevdiği bir şeyi olmak istemesi anlaşılır bir şeydir. Benim kişisel yorumum ise, "köşe yazıları" bilgi/kritik/yorum vs içeren, kim zaman çok beğenilen, kim zaman işinden olmaya kadar götüren, kimi zaman da okunup geçilen bir türdür. Bu türden olmayı istemek yürek ister; cesur ve kalkanları hazır olmayı gerektirir. Gel gelelim, diğeri beni şöyle bir yoruma götürdü: hayatı çok da ciddiye almak istemeyen, alanlardan mümkünse uzak duran, 'benim hayatıma bulaşmayın' diyen, boşlukları olsa da hoşluğuna odaklanan bir seçim; nedeni bağlamında.

Destan olmayı istemek... Tanımı şu: Milletlerin hayatında büyük yankılar uyandırmış tarihi olayların, toplumsal ve doğal olayların çağdan çağa aktarılmış, aktarılırken de hayal unsurlarıyla oluşmuş, süslenmiş, değiştirilmiş çok uzun manzum eserlerdir.
Abi bu nasıl bir megalomanidir! Nasıl bir egodur! En başta, tarihe geçme arzusu geliyor aklıma. Nesiller boyu okunsun, meclislerde dile gelsin, duvarlara kazılsın, üzerine çalışılsın, okullarda okutulsun vs... Bu zat-ı muhterem bende, evinde höt zöt, bir ünledi mi karşıki dağları yıkıp geçen, muhtemelen bas bariton, rakıyı susuz ama buzlu ve sadece peynirle içen, rakı yoksa kımıza da hayır demeyen, 1.90 boy-100 kg, yürüdü mü yerleri titreten, duygulu bir hödük (ayı da olabilir), ölünce mezarını anıt mezar tarzında isteyen biri hissi uyandırdı. Tanımıyla müsemma bir karakter (Tipi böyle canlandı gözümün önünde, çünkü kendisini tanımıyorum). Cevabı da aynen şöyleymiş zaten: "Tabii ki bir destan!". Gerekçe yazılmamış, ben de şaşkınlığıma yenik düşüp, sormayı akıl edememişim zaar. Kim bilir belki cevabı da destan gibi yazar diye ürkmüşümdür. Allah sahibine bağışlasın, deyip bırakıyorum.

Anekdot olmayı istemek... Tanımı şu: Kısa ya da özlü anlatımı olan güldürücü öykü, fıkra, kısa anlatı, öykücük. Anı niteliği olan anlatı.
Bunu isteyen arkadaşım, inandığı yolda kafasını kesecek biridir. Lafını sakınmaz ve doğru konuşur. Kodu mu oturtur, demem şart oldu. Gerekçesi de bunu destekliyordu: "Uzatmadan, sivri dilli, anlayana..."  Amaaa bir güldü mü de yüzünde güller açar. Aslında bu nedenle, kendine "kara mizah-skeç" dese daha uygun olurdu; ikisi bir arada olurdu. Neyse, ben istatistikçi kimliğimi daha fazla bozmayayım.

Yıldız falı olmayı istemek... Tanımına ne hacet... "En çok okunan onlar" diyerek gerekçesini yazan tatlı insan, bunu gırgırına söylemiş. O komik insana da bu yakışırdı zaten. Yalnız acaba herhangi bir burç olmayı da ister miydi konusunda bilgim yok. Bunu sormayı da, o an gülmekle meşgul olduğum için unuttum, diyerek kendime kıyak çekiyorum. Ama son haberlere göre: "Tuğla boyutunda bir roman, beni okuyanlarla uzun süre birlikte olayım diye. Bu olmazsa şiir, sebebi yok çünkü seviyorum," diyor. Çok renkli ve sanat sever kişiliği sayesinde, bunca türü bünyesinde barındırmaya gayet lâyık bir bacımdır.

Söyleşi olmayı istemek... Tanımı şu: Bir yazarın, kişisel görüş ve düşüncelerini fazla derinleştirmeden, muhatabıyla konuşuyormuş hissini verecek bir üslupla makale planında yazdığı fikir yazısına sohbet (söyleşi) denir.
Bu türe talip olan kişinin gerekçesi sadece bir özdeyiş idi: "İnsanı gördüklerinden ibaret sayma, göremediklerinde ara. İçidir hakikatin resmi, dışı sadece manzara". Kanımca bu vatandaşımız, "beni yakından tanı, benimle sohbet et. Bak neler göreceksin. İçim dolu benim." demek istemiş. Kendisini tanımam. O yüzden ne gördüklerim ne de göremediklerim bağlamında bir karşılık verebilirim ona. Ama belli ki, dünyası umman, sözü dinlenesi, sohbeti hoş bir insan. Onu, destan amcayla tanıştırsam ne güzel konuşurlar kim bilir :))

Fabl olmayı istemek... Tanımı şu: Sonunda ders verme amacı güden, güldüren, düşündüren ve genellikle manzum öykülerdir. Fablların kahramanları genellikle hayvanlardır.
Bu türün talibi de, "Aslında pastoral şiir olmayı da isterim ama çevremdeki bazı canlılar için mecburen fabl türü de devreye giriyor," demiş. Belli ki doğasever bir kişilik. Fabl canlılarına çiçekli böcekli şiir okuyan bir çoban olmayı da isteyebilirdi. Sonuçta fablların kahramanları, insan gibi düşünür, konuşur ve davranırlar.




Gelelim her gün başka tür olmak isteyen talibimize... "Bugün şiir, yarın deneme, öbür gün fıkra, günlerden bir gün de şarkı sözü... Sevmem monotonluğu," demiş. Bu bayanda kişilik sorunu saptadım. Oturmamış bir kişilik... Ama ne gam! Bayıldım ben bu arkadaşa yaaa!!! Zira bir "çok kişilik mağduru" olarak ben de, bunu seçerdim. Aaa öyle her gün roman ya da şiir vs olamam valla! Yine de kendisiyle arkadaş olmak istemezdim; türlerimiz uyuşmadığında her an hır çıkabilme ihtimalini sevmedim. Herkes kendi çöplüğünde şizofren olmaya devam etsin, iyisi mi... Çevremizin mutluluğu için kendiyle iletişimimizi sadece yazışma bazında tutuyoruz. Onu da o günkü türüne göre yukarıdaki listeden arkadaşlarla tanıştırmaya da ben talibim, ama bundan kimsenin haberi yok.

Roman, şiir, fıkra, öykü, makale olmak isteyen taliplerimizin kişilik tahlillerine girmeyeyim artık. Zira evde sadece soru cümlesi olmaya odaklanmış, test kitapları arasında zar zor bulabildiğimiz bir ergen var. Ona hemen bir kahve yapayım da, zihni açılsın.

İstatistikçi psikolog anne,
Müge

Not: Tanımlar Google'dan rastgele ve canım nasıl çektiyse/işime nasıl geldiyse öyle seçildi. Ayrıca en baştaki maddeleri yazarken oluşan boşlukları bir türlü yok edemedim; affola  :)

1 Aralık 2012 Cumartesi

ANNEMLE ÇOCUĞUM ARASINDA BİR YERDE

Annem üzülsün istemem ki ben...

******

Anneler ancak, insanın kendi çocuğu olunca anlaşılır ve o söz de boşuna değildir: "Senin de bir evladın olsun anlarsın". Ne kadar uzun bir zaman, onları anlamak için...

Şimdilerde çocuklarım büyüdükçe ve iletişimimiz farklı kıvamlara evrildikçe, benden yapmamı istemedikleri yeni şeyleri fark ediyorum. Mesela onlarla ilgili bir sorunda 'vah vah'lı bir yüz ifadesine ya da yorumuna girmemi istemiyorlar. İşte bunu fark ettiğim an, kendimi çözümledim. Evet, bende de var bu. Bir sıkıntımı paylaşırken karşımdaki da üzülsün istemiyorum. Ben zaten sıkılıyorsam, karşımdaki sağlam dursun ve bana el versin istiyorum. Çözüm sunmasa da olur; ben ona derdimi anlatarak rahatlayayım, o beni dinlesin, ama sonuçta benden daha fazla dertlenmesin, ben bir de onu teselli etmek zorunda kalmayayım (Aslında bu da bir yöntemdir bazen; yani insanın dikkatini dağıtarak kendi derdini unutturabilir de. Ama dert anlatılan kişi anne gibi çok yakın biri ise, onun derdini duyunca "oh be rahatladım, kendi derdimi unuttum, iyi geldi," diyemez.) Demek istediğim, ben annemin yüzünde ya da sözlerinde benim için kahrolmuş, çaresiz kalmış bir ifade göreceğime hiç anlatmamayı tercih eder oldum. Ne o bu kadar üzülsün isterim ne de ben derdimi paylaşayım derken yeni dert sahibi olayım ve bir de onu gevşeteceğim diye debeleneyim. Zaten o an gücüm olsa, kendi derdimle başa çıkabilirdim. Gerçi onun derdi benim derdimi dövecek büyüklükteyse, yemişim kendi derdimi!

Geçmişte daha çok anlatırdım anneme. Anlatır rahatlardım. Onun tabii ki normal olarak üzüldüğünü görürdüm ama çok etkilenmezdim. Zaman geçtikçe, anlattıklarım bir çözüme ulaştıkça, annemin onları unutmadığını ve bana hâlâ sorup durduğunu görürdüm. Annelik işte... Ya da benim göremediğim olumsuzlukları o görünce, ben daha da beter olmaya başlardım. "Aaa bir de bu mu var ya!" diyerek, olayın dallanıp budaklanmasını yaşardım. O zaman dedim ki, "anne boş ver, beni sadece dinle, bu bana yeter". Duygusallık katsayısı yüksek bir anneyle bunu başarmak zor. Sorunuma dair çözüm ya da telâfilere kavuştuğumda bile, annemi ikna edemiyordum. O sürekli gözümün içine bakıp, 'iyi miyim acaba' merakında oluyordu. Yani sonuç olarak, ben annemi avutmakla daha çok uğraşıyordum. Kıyamam ki ben ona...

Bu nedenlerden dolayı ona anlatmamaya karar verdiğim zamanlardan beri, aslında şu olmaya başladı: Ben anneme anlatmayarak, derdimi dillendirmeyerek o dertten daha çabuk kurtulur oldum. "Derdini anlatmayan, dermanını bulamaz" bana işlemez oldu. "Derdini anlatmayan, o derdi daha çabuk bertaraf eder," yeni sloganım.

Bunlardan yola çıkarak, çocuklarımın bana sıkıntılarını anlatmamasına neden olacağıma, karşılarında samimi ve sağlam bir şekilde dinlemem gerektiğini erken öğrendim.
"Evet, canım. Anlıyorum seni. Üzülmen normal. Buna üzülmeseydin anormal olurdu. Duygusu da, kafası da çalışan bir insan olduğunun kanıtı bu. Ne yapmayı düşünüyorsun?"
Çözümler bazen, kendi kendine değil de, birilerine anlatınca kendiliğinden gelir ya: Psikiyatrist yöntemi. Ama dikkatinizi çekerim, psikiyatristler ifadesiz bir şekilde dinlerler. Çocuğum bana anlatırken, ifadesiz kalamasam da, ağlak bir yüz takınmıyorum. Ona son soruyu sorunca, onaylasam da onaylamasam da, o bana bir şeyler zaten söylüyor. Eğer onaylanası bir çözüm bulmadıysa 'lisan-ı münasip" ile "gerekçeli ı ıhhh"larımı dile getiriyorum. Ancak bazen de çok koruyucu davranmanın ona fayda değil zarar getireceğini ve hayata/insanlara karşı pişmesine engel olacağını düşünüp, o malum sobaya elini dokundurmasına içim elvermese de izin vermek zorunda kalıyorum. Aynı anda okuyup üflemeye başlıyorum :) Zaten düzgün bir aile içinde büyüyen ergenin sorunları da ya karşı cinsle ilgili oluyor, ya da derslerle vs... Sonrasında "dibine darı ekmeden" çocuğumu izliyorum. Önce kendi çözümünü bulması ve onunla başa çıkması için zaman tanıyorum. Bağımlı olmadan karar verebilmesine imkân tanırken, bağlılığını bozmayacak sıcaklığı korumaya özen gösteriyorum.

YANİ;
İçimden bas bas bağıran "ah ben sana kıyamam!" yüzümü saklıyorum.
"Offf şimdi ne olacak?!" temcitsel ifadelerine girmiyorum.
Sık sık "nasıl oldu, n'aptın? Halloldu mu?" diyerek gına getirmiyorum.
"Anlattıklarınla uykularım kaçtı, başıma ağrı girdi, bugün hiç elim ayağım tutmuyor," diyerek bir de benimle uğraşmasına ve üzülmesine neden olmuyorum.
O nasılsa kendi çocuğu olunca anlayacak beni. Benim annem de, bir sürü başka anne de bunu beklemez mi hep? Ben de beklerim.


******

Annemin üzülmesini istemiyorum. Benim büyüdüğümü anlamasını sağlamak istiyorum. Bizim neslin yaşadığı hayatların daha zor olduğunu ama buna mukabil daha kavruk olmamızı sağladığını anlatmaya çalışıyorum. "O halleder," demesini ve huzurla uyumasını istiyorum.

******

Ben anlatmasam da, o sanki benim sıkıldığım zamanları anlamıyor mu... Kıyamam ki ben ona...

Hadiii sar başa... Anlatmıyorum da ne oluyor sanki?  :))
Bu yazı birazdan kendini yok etsin; boşuna yazdım.