3 Mayıs 2011 Salı

ALLAH ANALI BABALI...

Bizim kız gitmeden önce "ne hediye alsak" muhabbetleri ettik tabii ki. Ama frenk bizdeyken hem kendi istediği, hem de biz zaten 'alalım da yanında götürsün' dediğimiz için, malum Türk mallarını kendisine sunmuştuk: lokum, nazar boncuğu, Türk kahvesi ve çayı vs vs... Bu defa da bunların değişik versiyonlarını derledik topladık. Başka şeyler ekledik.

Yalnız bizim frenk gittikten sonra annesi bir bebek dünyaya getirdi. Bizdeyken de Skype'dan anneciğini hamile olarak görmüştük. Evdeki çocukları dört oldu: 20 yaşında bir ağabey, 16 yaşında bizim frenk, 12 yaşında bir erkek kardeş ve erkek bir bebek. Şimdilerde 3 aylık falan oldu. İstedik ki bebeğe bir şey yollayalım. Ama altın ya da üzerinde "Maşallah" yazan bir nazarlık takacak halimiz yoktu ya :) Anneye de lohusa şerbetiyle, kırmızı kurdela yollayamazdık ya :) Hani elimizi öpmeye getirse bir yumurta hazırlar verirdik, o ayyrııı :) Yalnız diş çıkarsın, hemen oraya gidip "diş buğdayı" yapmayı düşünüyorum :)
Sevgili frenkimiz ve bebeğimiz de bu işte :)

Sonuçta o mu, bu mu derken, aklıma annemin şahane örgü ördüğü, bebekler için geniş bir repertuarı olduğu ve hatta 'lazım olur eşin dostun torununa' diyerek, hazırda örgü takımlarının bulunduğu geldi. Kızıma sordum önce, ne düşünür diye. Hemen atladı, hoşuna gitti. Anneme sorduk, o da atladı, gururlandı. Bebeğin cinsiyetini sordu, ki renk seçimi yapsın. Gerçi sonuçta beyaz bir kreasyonda karar kılıp verdi. Şeker mi şeker bir ceket, takımı patikleri ve başlığı. Onları görünce benim yavrukuşların bebekken giydiklerini hatırladım. Örgü dergisinden çıkmış gibi örer annem sağolsun.

Son iki günde valizi hazırladık. Sıra geldi valizi tartmaya; malum 20 kg.ı geçmemesi lazım. Baktık 21 olmuş.Yanına aldığı fransızca defterini ve ders kitabını çıkaralım dedik. Garibim dilde zorlanırsa, oradan bakıp düzeltsin kendini diye, koymuş valize. "Halledersin seeen" deyip çıkardık, halloldu. Son akşamın stresiyle, oraya gittiğinde konuşamayacağını, tıkanıp kalacağını düşünüp gerdi kendini. Gitmeyesi geldi. Bana da olur bu. Ne zaman bir yere gidecek olsam, olsak, son dakikanın hayhuyuyla bir anda yorulur, yola çıkmayasım gelir. Ne kadar hevesle de beklemiş olsam o gidişi... Sanki evdeki rahatımı tepip gidiyormuşum, gidip de n'apacakmışım, çok mu lazımmış gitmem, ayaklarımı uzatıp bir film izlemek vardı, evimin yemeğini yemek ne güzel, ayyy gidince bir sürü yeri gezmek de lazım şimdi... gibisinden uyuz hallere girerim. Ta ki evden adımımı dışarı atana kadar. Sonrası su gibi akar gider. Şu hayat telaşesinde yaptıklarımız da yanımıza kesinlikle kâr kalır. Kızım da hafif homurdak bir halde yattı o gece. Biliyordum ki, alanda arkadaşlarını görünce rahatlayacak.

İki aydır hafiften imanımızı gevreten hocamız alanda ilk gördüğümüz kişi oldu. Bu güzellikleri yaşattığı için ona minnettarız işin özünde; kolay da bir iş değil yaptığı. Umarım içini bu kadar titrettiğine değmez ve güzel güzel geçer günleri. Onunla bir sabah sohbetinden sonra, diğer aileleri ve gençleri de bulduk. Frenkler gittiğinden beri görmemiştim kerataları. Ama o dönemde öyle güzel kaynaşmıştık ki, eski dost kıvamında sarmaştık hepsiyle. On altı-on yedi yaşlarındaki bu tatlı şeyler gerçekten de çok düzgün çocuklar. Başlarında hocaları olmasa bile rahatça yalnız da gönderilebilecek kadar güveniyorum onlara.

Kızların bir arkadaşı da hepsine veda etmek için alana gelmişti. Birkaç anne onun yanına gidip, bu süre içinde bizde kalabilir mi diye sormadık değil :)) Her birimiz kendi evlerimizde ona sunabileceğimiz imkanları saydık döktük ki en hoşuna gideni seçsin diye. Kendi çocuğumuz frenk diyarlarındayken yerine stepne bulmaya çalışmamız da bir hoştu yani. Yemek içmek üzerine rüşvet tekliflerine pek sıcak bakmayan ve kapışıldığını fark eden bu yavruya son teklif benden geldi: "akşam 11-11:30 gibi yatabilirsin". Geç yatmanın değerini bilirim icabında ;) Bu teklife bayıldı haliyle. Evine biz bırakacaktık; yolda "emniyet kemerin kilitlendi, artık eve gidemezsin. Hatta koltukla beraber direkt bizim eve zıplatacağız seni. Annenlere haber vermek için bir telefon hakkın da var yaniii" minvalinde tehditler de savurduk. "Hanfendi, kızınız elimizde. Ama lütfen ona çok iyi baktığımızdan emin olun. 10 gün tutup yollayacağız."

(Tamam ben burada durayım artık. İyi ki de "her gün haber alamayabilirim, o yüzden de az yazarım" dedim yani. Hikaye, çocukların gidişine bile ulaşamadı hâlâ. Malzemem az olacak diye her bir dakikayı yazma tasarrufuna mı girdim ne?)

1 Mayıs 2011 Pazar

FRENK YOLCUSU KALMASIIINNN



Eveet bir başka 'Frenk' macerasıyla huzurlarınızdayım. Ha bu defaki diğeri gibi günbegün ayrıntılarla donatılamayacak. Hatta belki her gün yazmaya değer bir haber de bulamayacağım, ama varolanları da yazmadan edemeyeceğim galiba. Çünkü olay benim uzağımda gelişiyor olacak ve ben gün sonunda "bugün de şunlar oldu" diyemeyeceğim.


Öğrenci değişim programı çerçevesinde Kasım ayında birinci ayağını Türkiye sınırları içinde hep birlikte yaşadığımız bu olayın şu anki cephesi Fransa. Bize on günlüğüne gelerek hayatımızda güzel anılar bırakan frenkimiz, bu defa da bizim evin kız ergenini ağırlıyor.

Dün sabah itibariyle evladımızı, aynı ekibin diğer on evladıyla birlikte önce İstanbul'a, oradan da Fransa'ya yolcu ettik. Bir akşam öncesinde bizim ve frenklerin hafiften şaşkın hocaları kafamızı allak bullak etmiş oldukları için, uykumuzu pek de alamadan, saatler daha 6.00'yı bile göstermeden uyandık. Biletlerinde yazan St. Etienne iniş noktasını bilette görmekte zorlanan bizim hoca, telefon ederek "biz nereye iniyoruz?" diyerek bize ilk şaşkınlığı yaşattı. Günler öncesinden alınmış olan biletlerde bu aççık ve de seççik olarak görülmesine rağmen bunun sorulmuş olmasını, hocamızın emanet evlatlarla uzak diyarlara gitmenin verdiği sorumluluk korkusu diye yorumladık. E tabii haliyle, acaba biz yanlış mı biliyoruz, diyerek bilete saldırdık. Kapı gibi 'St. Etienne' yazıyordu.
İkinci telefon konuşması ise, "Fransız hocalar, orada bir havaalanı olmadığını söylüyor" girizgâhıyla başladı. "Neee?? Çocuklar Atlantis'e mi gidiyor?? Ya da Fransa Şeytan Üçgeni de mi var??" denilesi bir telaşa kapılıp, bu defa da internete ve havayolu şirketinin telefonlarına saldırı düzenledik. İnternetteki bazı bilgilerin uzuuun süredir güncellenmediğini görünce, bu alanın tedavülden kaldırılmış olma ihtimali kafamızı bulandırınca, ertesi akşam evde olmayacağını düşündüğümüz kızımızın hediye olarak aldığı lokumları yemeye mi başlasak acaba, diye pis pis sırıttık. Muhtelif telefon numaralarını deneyerek, oh be sonunda ulaştığımız havayolu şirketindeki fedakar görevli kardeşimiz, "siz kafayı mı yediniz karrrdeşim, antika para mı bu tedavülden kalksın? Dibindeki havaalanlarından bîhaber frenk hocalarla ne işiniz var? Bindirin yarın o çocukları teyyareye de, gidip biraz muassır medeniyet görsünler. O hocalar çocuklarınızı karşılayamasa bile, iki tur atıp gelirler işte" dercesine içimize sular serpti.
Üçüncü telefon konuşmasında da kendi hocamıza, "hocacığımız, içiniz müsterih olsun" minvalinde kısa kestik Aydın havası yapıp, lokumları valize geri koyduk. Bakmayın ben gerçekten de tümünü kısa kestim, ama bu noktaya ulaşana kadar bir iki saat falan taş olduk. Aynı sırada da kızımız, Facebook'tan, Frenkistan'daki frenk elmalarıyla chat'leşiyordu. Hem bizim Türk bıdıklar, hem de frenk bıdıklar, gözleri kan çanağı halde "biz nasıl kavuşacağız" diye ağlaşmaktaydılar :)))

Son tahlilde gerek Türk, gerek frenk olsun, hocalarımızdaki anksiyetenin dışavurumsal izdüşümleriyle hanidir baş ettikten sonra, yaklaşık iki aydır devam eden bu hazırlık safhasından hakkaten yorulup, "ayyy gidin artık yaaa" denesi bir hale geldik :p



(Uzun uzun yazıp hem sizi sıkmak istemiyorum, hem de geçen defaki gibi bizzat olay mahallinde olmadığımdan, dolu dolu gündelik hikayelerle dönemeyeceğim için, konuları kırpıp kırpıp yazacağım. Devir idareli kullanma devri, savaş gördük biz kızııımm)

29 Nisan 2011 Cuma

HEY GİDİNİN DİANA'SI


Lady Diana'nın oğlunun düğünü vesilesiyle anılarım canlandı. Yok yok ne kendi evlenmemi hatırladım, ne de o düğüne katılmışlığım var.

Sene 1981, mevsim yaz, yaş 17 (yani topu topu birkaç sene önce :p). Kışın hem ÖSS'ye (şifresiz olanından) hazırlanmakla helâk olmuştum, hem de çeşit olsun diye AFS sınavlarına girmiştim. Sonuçta Diş hekimliğindeki kaydımı dondurup, yaz itibariyle A.B.D.'ne intikal etme zamanı gelmişti. Yanında kalacağım aile Hint-Arap kökenli, Amerikan vatandaşı olmuş dört kişilik bir aileydi. O zamanlar e-mail, Skype vs gibi iletişim fırsatları olmadığından, birbirimizle mektup marifetiyle haberleşiyorduk. Onlar bana, ben onlara genel tarzlarımızı anlatıp, ailece fotoğraflar yolluyorduk, ki ben gitmeden önce bir tanışma-ısınma olsun. Onlardan gelen ilk mektupta, benim oraya varacağım tarihlerde ne yazık ki İngiltere'de olacaklarını yazıyorlardı. Bu nedenle de, onlar gelene kadar gönüllü bir ailede kalacak, onların gelmelerini bekleyecektim. Söz konusu tarihler, tam da Diana ile Charles'ın düğün zamanlarıydı.

Diana'yı medyadan ne de severdik. Charles sevimsizi için aynı hisleri beslediğimi söyleyemem tabii ki. Diana, sanki aileden biriydi. Onun düğününde orada ve törenleri izliyor olmaları nedense beni mutlu etmişti. İzlenimlerini dinlemek ve çektikleri fotoğrafları birinci elden görmek için sabırsızlanıyordum. Erkek tarafının ne takı taktığını, çeyizde neler olduğunu, düğünde neler ikram edildiğini, kına gecesinin nasıl geçtiğini falan öğrenmek hoş olacaktı ;) Güzel Lady'nin şahsında, ben de beni bir sene misafir edecek bu aileye daha bir ısınmıştım. Ne büyük hataymış!

Asıl ailem gelene kadarki sürede beni ağırlayan ve ilk adaptasyon günlerimde bana inanılmaz yardımcı olan aileden ayrılırken üzülmüştüm. Yine görüşeceğiz, sözleriyle ayrıldık birbirimizden. Ama daha bir hafta bile olmadan, hintli ailemle koca bir seneyi nasıl geçireceğimi düşünmeye başlamıştım. Aile içindeki tartışmalar, yüksek sesli konuşmalar, hır gür beni şok etmişti. Kısa süre içinde anladım ki, toplum içinde pek de sevilmeyen bu aile, AFS ailesi olarak seçilme ayrıcalığını yakalamak istemiş, dolayısıyla toplumlarında bir artı kazanmayı planlamıştı. Öğretim üyesi bir baba, öğretmen bir anne, üniversiteye yeni başlamış büyük kız ve benimle yaşıt küçük kız. Baba tam bir melek (hatta peygamber), ama anneden yılmış. Büyük kız iyi, ama başka bir şehirde üniversiteye giderek evden kaçıyor. Anne tam bir nevrotik. Küçük kız ezikliğini benimle yırtmaya çalışan bir zavallı. Bense, dünyanın öbür ucundan gelmiş, enerjik, sıcak, kıpır kıpır bir kız. Ama aldığım aile terbiyesi nedeniyle de, kendi evimde nasılsam aynen o şekilde sevgi ve saygı çerçevesindeyim. "Bana ne bunların hallerinden, ben dalgama bakarım. Gezerim tozarım." demeyecek birikimdeyim. Kıvrana kıvrana geçirdiğim dört ay sonunda, komiteye aile değiştirme isteğimi bildirdim. Bu kararı alana kadar da ayrı bir kıvrandım, çünkü aileye ayıp olacak diye kendimi yiyorum.

Komiteyi aradığım gibi, ilk duyduğum cümle şu oldu: "Uzun süredir aramanı bekliyoruz. Aile-öğrenci eşleşmesinde ne büyük hata yaptığımızı seni tanır tanımaz anladık. Seni hemen başka bir aileye yerleştireceğiz. Hiç merak etme, rahat ol".
Prosedür gereği komiteden üç kişi eve geliyor. Aile, ben ve bu üç kişi birlikte konuyu değerlendiriyoruz. Aslında değerlendirecek bir şey yok; komite beni zaten haklı bulmuş. Ama aileye ayıp olmasın diye lafa ola beri gele bir ziyaret yapıyorlar. Komite gelene kadar ben odamda karanlıkta bekliyorum. Gözüm dijital saatte. Dakikalar geçmiyor sanki. Bir yanım bu aileyle yaşamaktan yorgun (alışmak için çok çabalamışım), bir yanım utanıyor ("ben sizi sevemedim" demeye getirmiş gibiyim). Kullandığım diş macununu bile kafama kakan, edindiğim arkadaşlarla ara sıra bir kafeye gitmeme tu kaka diyen, kızından daha çok arkadaş edinmemi eleştiren cadı (pamuk prensesin üvey annesi) bir anne müsveddesiyle, bunlara ses çıkaramayan Selami (light erkek) DNA'lı bir babayla ve Mesude'den (Öyle Bir Geçer Zaman Ki) bozma bir kızla yaşayamayacak hale gelmişim. Komite ne demişti?: "çok bile bekledin". E o zaman sıkılmaya gerek yok. Ne mümkün...
Komite önünde benden bin özür dileyen, beni çok sevdiğini, ne kadar da terbiyeli olduğumu, gidersem çok üzüleceğini söyleyen anneyi görecek gözüm kalmamış. Yıllar sonra duydum ki, o küçük kız kanserden gitmiş. Çok üzüldüm. Bir anne, çocuğunun hayatını nasıl zehir eder'e güzel bir örnektir. Büyük kız ise, bana ne kadar haklı olduğumu ve zarafeti bozmadan ortamdan çekilip gitmiş olmamı takdir ettiğini söyledi. Baba, sessizce ve sıcacık sarıldı. Her zamanki gibi sustu.

Gene uzattım çok :(
Toparlayayım hemen: sonradan geçtiğim aile, komitedeki bayanlardan birinin ailesiydi. Üç şeker kızı vardı; en küçüğü benimle yaşıt. Onlarla geçirdiğim yedi ay tam bir rüyaydı. Hâlâ haberleşiyoruz, otuz sene geçmesine rağmen. Onlar geldiler defalarca, ben gittim bir kez, oğlum gitti bir kez. Beni evlat, annemleri kardeş, eşimi damat, çocuklarımı torun kabul ettiler. Sağolsunlar...

Yani benim  L.D.S.S.H. (Lady Diana'yı Sevenleri Sevme Harekâtı) fosladı, elimde patladı. Rahmet istedi kadınceğiz...

27 Nisan 2011 Çarşamba

NİSAN KAFASI



Yazar: İnci Aral.
Okuduklarım: Hiçbir Aşk Hiçbir Ölüm, İçimden Kuşlar Göçüyor, Taş ve Ten, Gölgede Kırk Derece.
Okuyor olduğum: Anlar İzler Tutkular.
Okunmayı bekleyenler: Sen Şarkını Söylediğin Zaman, Unutmak.

Bana yazma motivasyonu veren, bazen tek sözcüğüyle, bazen birkaç cümlesiyle beni doldudizgin düşündüren ve/veya yazdıran yazar. En son geçen yaz "İçimden Kuşlar Göçüyor"u hem okurken, hem de bittikten sonra, ona nasıl ulaşabilirim diye yırtınmıştım. Geçen hafta da aynı yırtınmalara gark oldum. Çünkü İzmir Kitap Fuarı'nda okumadığım kitaplarını alıp, eve gelir gelmez okumaya başladım. Ve benim bitim yine kanlanmaya başladı; İnci Aral'ı görmem, konuşmam lazıııım, diye kazındım. Bu vesileyle imza gününe de gittim, tanıştım. Kendime hâkim olup bu konuyu kenarda bekletmem gerekiyor. Asıl yazmak istediğim bu değil; her ne kadar çok hoş ve özel bir konuşma olduysa da.

Anlar İzler Tutkular'da demiş ki: "...Edebiyat bir oyundur..." Takıldım kaldım bu cümlede. Onun bu cümlenin devamında neler yazdığını yazmayacağım buraya. Eminim ilginizi çekecektir; lütfen okuyun bu kitabı. Bizlere hitap eden cümlelerden oluşan bir kitap.

Oyun... Hayat bir oyundur tarzı bayat söylemlere girmek istemiyorum. Ama benim çok ilgi duymakla kalmayıp, yapamazsam rahatsız olduğum, yoksunluk krizine girdiğim, içimi yediğim iki uğraşım var biliyorsunuz: yazmak ve tiyatro. Oyunculuğu sevmemin nedenlerini ne zaman düşünsem, "yaratılmış dünyalarda farklı insan karakterlerini yaşamayı, yaratmayı, o kişinin yerine geçmeyi sevmem" diye kısa kesmişimdir. Çünkü ben 'içimde' hiç yalnız kalmadım. İçim şizofren benim. Ne hayat senaryosunun, ne de kendi içimin tek düz bir çizgi olmasına dayanabildim ben. Tekdüzeliğe tahammül edemeyip, adrenalin yaratmanın yollarını aradığımı bilirim. Normal değil biliyorum; patolojik bile olabilir. İçimdeki insanlar izin vermedi, aşağı yukarı seyretmeyen bir grafik yaşamama. En azından ev içinde hareket yarattım hep. Kavga dövüş, tartışma, hır gür anlamında asla değil. Yazamıyorsam, yazabileceklerimi dilime döktüm. Oynayamıyorsam, evde kurdum dekorsuz sahnemi. Bir vesile ile fırladı içimden o insanlar. Hatta bazen bununla da yetinmeyip, kendimce hayaller kurdum: mesela bir kafede ben olarak değil de, bir başkası gibi davranan bir müşteri olmak; hastalarıma konuşmam gerektiği gibi değil de konuşmak istediğim gibi konuşmak... Kim bilir belki de anahtar cümle bu: "olmak gerektiği olmamak".
Buna çok takılmayıp devam etmek istiyorum.

Çocuklar küçükken yaptığım bir şey geldi aklıma: mutfağımız açık mutfak. Eskiden çocuklar mutfak masasında yemek yerlerken, ben salon tarafına geçerdim. O açıklık dikdörtgen şeklindedir; tam da televizyon ekranı gibi. Onlara "bakın şimdi ben televizyonun içindeyim. Sizin de elinizde kumanda varmış mesela. Her kanal değiştirmenizde bana ne kanalı ya da programı izlemek istediğinizi söyleyin, ben size onu yapacağım" derdim. Onlar da çizgi film, haberler, şarkılar, dizi film, yarışma vs diyerek kanalımı değiştirdikçe, ben de seçtikleri şeye göre oynardım. Ne eğlenirdik... Birkaç sene önce Seda Sayan ve Var mısın, Yok musun'u da ekledim repertuara :)

Demem o ki, İnci Aral'ın "edebiyat bir oyundur" diyen cümlesiyle, 'sözlük anlamıyla oyun'u ne çok sevdiğimi fark ettim. Ki mantıklı olmayı yerinde kullanabilen, hayal kurmaya gayet kapalı bir insan olarak, buradaki çelişkiyi de görebiliyorum. 'Oyun'u seven birinin edebiyatı, yazmayı, okumayı, dünyalar içinde dolanmayı sevmesi de normalmiş demek ki... Başkasının yazdığı kurgulu edebiyata mest olurken, kendim bunu yaratmakta zorlanırım. Bu bağlamda benim oyun seviciliğim foslar genelde.  Ama kurgu içeren yazılar da yazmak istiyorum artık. Oyun oynamak istiyorum. İçimdeki insanların sadece sahnede değil, satırlarda da tur atmasını...

Şu yazdıklarımı okuyunca hafif bir dağınıklık var gibi geldi bana (bırak dağınık kalsın). İçim o kadar dolu ki cümlelerle, hangi birini yazacağımı şaşırmış bir halim var sanki (bloglar açıldı, artık sırayla yazarsın). Aklımdakileri yazmaya çalışırken, kendi yazdığımdan yeni çağrışımlar alıp başka tarafa kaymış gibiyim arada (başkasını okumaya ne hacet, sen kendini dürtükleyen bir şizofrensin). Bilinç akışı tekniği yapmışım, deyip kendimi sakinleştireyim bari (Virginia Woolf'un kemikleri sızladı vallahi). 

Umarım kafanızı karıştırmadım. İnci Hanımın da kulakları çınlasın, gene beni estirdi...

Merhaba :) Yeniden...

26 Nisan 2011 Salı

ÖZLEDİMMMM....

Bu nasıl bir koşuşturmadır.. Nasıl bir vakit bulamamadır.. Anlamak zor..

Öte yandan işyerimdeki bilgisayarın formata maruz kalma zorunluluğu sonrasında, blog gene açılmaz oldu. Arada vakit de bulsam, yok anacım blog yine yüz görümlüğü babında DNS krizine girdi herhalde. E tamam, daha önce çözmeyi öğreten dostlar sayesinde bunu da hallederim diyen Müge'nin beyni, aradığını bulamadı. Çünkü yeni formatlı pc'de ağ paylaşım merkezi seçeneği "wanted" durumdaydı. Birkaç (10 kez) deneme sonunda bulunamayan merkez, "ne halin varsa gör" denerek kendi halini görmeye terkedildi.
Amaa, biraz önce, umut taşımayan ve nasılsa olmayacak diyen, aslında içinde "hadi be göreyim seni" kıvılcımını da taşıyan Müge, blog'a bir tıkladı. Amanınn o da ne? İçi çağlayan kadının sayfası karşısında salınıyor.

Şu satırları bile dört telefon görüşmesi sonrasında tamamlayabildim. Beynim cümle kaynıyor, blog'a akmayı bekleyen. Hangi birini yazsam diye yaptığım telaşlar sırasında iyice "ambale + sürmenaj = ambalaj" oldum.. İnşallah toparlayıp yazmaya geri döneceğim.

Özledimmmmmmm........