30 Aralık 2010 Perşembe

Te be mutluluklar dilerim kızancıklarım ;)



Tüm blog aleminin yeni yılını kutlarken, sevgili http://miyozu.blogspot.com/ dan gelen bu güzel kalpleri sizlere öpücüklerimle yolluyorum.. Sağol Zuzu'cum :)

Sağlığın, sevginin, mutluluğun, huzurun, başarının, paranın ve yazılarımızın eksilmediği çooook güzel bir yıl olsun, hepimiz için... 

Kalpleri ve dileklerimi yollamak için 7 kişi seçmem istenmişti ama ben seçemeyeceğim sanırım; içimden öyle çağladı... Blog'um sayesinde tanıdığım ve sevdiğim herkese çağlatıyorum.

Sizleri blogcunun özlü sözleri ile başbaşa bırakıyorum:

Blogsuz hayat çöle benzer.
Blogunu sev, yazını koru.
Blog yaşken eğilir.
Blogu görmeden klavyeni kapama.
Ey Türk blogcusu, birinci vazifen...!
Blog girmeyen eve, Facebook girer.
Blog tüm iyiliklerin anasıdır.


:)

28 Aralık 2010 Salı

NiNA, KatheriNA, SvetlaNA.. ne na na na :)

Çehov'dan sonra şizoid dürtülerimizi galeyana getiren başka çalışmalarla tiyatro yolculuğum devam etmekte. Çehov'un melankolik ve depresif Nina'sından sonra, Shakespeare'in 'Huysuz Kız'ı Katherina ile tam bir pastörizasyon yaşadık. Nina karakterine bürünmek için ruhsal dip vurmalara adapte oluciiiz diye, kendimizi zorla bunalıma sokalım derken, Katherina ile şirret, ağzı bozuk, şımarık, enerjik ve ukala bir moda girmemiz gerekti. E bu da bünyede Pınar süt etkisi yaptı tabii :)) Sıcak soğuk şoklaması ile Nina'da kalan yüzümüzün, bir yanı sarkarken, diğer yanı Katherina ile 'kalk gidelim' diyordu. Bir nevi Mona Lisa etkisi deyip geçelim.

Bunların arasında diğer hocamızın verdiği ödevlerden biri de oyuncak ödeviydi biliyorsunuz. Svetlana olacağım derken, ortaya karışık babında, içimden rus aksanlı bir ingiliz dışarı fırlamak istemedi değil hani. Yalnız oyuncak ödevi gerçekten de ilginç devam etti. Çünkü her birimizin oyuncağından çıkan karakterleri kendimize uyarlamamız, yani o oyuncağımız biz olmamız istendi. Ben artık bir Svetlana idim. Ona verdiğim geçmişi, karakteri, genel duruş ve postürü, konuşma tarzını kendim oynamam gerekti. Üstüne üstlük, her birimiz o oyuncağın karakteriyle doğaçlama oynamaya maruz bırakıldık :)) Gerçekten de çok ilginç, komik ve beklenmedik sonuçlar çıktı. Hocamızı bu da kesmedi; herkes birer kez diğerinin oyuncağına büründü.

Oyuncakların ardından verilen ödev ise, kendi seçtiğimiz bir oyundan 3-4 dakikalık bir monolog ezberleyip, oynayacak hale gelmek idi. Ona bak, buna bak derken, ben Ariel Dorfman'ın "Ölüm ve Kız" adlı eserinde karar kıldım. Oyundaki ana karakterlerden Paulina'yı çalıştım. Oyun başlı başına çok derin anlamlı idi. Paulina da Nina ile Katherina arası bir karakterdi. Yani bir yanıyla depresif, diğer yanıyla cazgır. O yüzden zor olmadı, ama çok etkilendiğimi söylemem lazım.

Oynanacak karaktere girebilme yöntemlerini anlatırken, hocamızın bize yaptırdığı bir tarz meditasyonda, herkesin kendi monologundaki karakterin yerine geçmesini istedi. Çalışma bitip de, gözlerimi açtığımda aynen Paulina gibi ruhum acıyordu. Çünkü Şili'de diktatörlük zamanında yoğun işkenceye maruz kalmış ve bunun etkilerini üzerinden atamamış biriydi. Bu çalışmanın ardından monologumu vermemden sonra, izleyen arkadaşlarım ve hocam da bunu fark etti; herkes Paulina'yı gördü. Ders bitip de salondan çıkana kadar bendeki etkisi sürdü.

Şimdi bir toplama yapacak olursam, iki üç hafta içinde 13 farklı tipe girdik çıktık. Gündelik konuşmalarımızın arasına sürekli bu tiplerin konuşmaları kaçtı durdu. Şu an hiçbiri kalmadı bünyemde... Sadece duygu belleğime saklandılar. Sırada Arthur Miller'ın "Cadı Kazanı" ve Tennessee Williams'ın "Arzu Tramvayı" var.

"Şizofreniye bir iki" tramvayına bindik gidiyoruz :)) Ama bunun ruh, beden ve zihin kompleksine yaptığı faydayı anlatmam mümkün değil.

Dikkat ettim de tüm karakterlerin adı "na" ile bitiyor!! Amma rastlantı... Tamam başlık şu an belli oldu.
Bu arada yukarıdaki afiş tabii ki bize ait değil. Biz kiiiim, AST'da oynamak kim :) Bira sevmem demiştim ama araya Efes reklamı da almışım :))))

27 Aralık 2010 Pazartesi

12 SORU.. KAÇ DOĞRU?

"Senin için doğru olanı sevmeyi öğrenmek.. sevmek.. kabullenmek.. "

İnsan kendi için doğru olan herşeyi sever mi? Sevemeyebilir, ama mantığın iteklemesiyle, ya da mahalle baskısıyla seviyormuş gibi görünebilir. Aslında bilir ki, o onun için doğrudur, güzeldir, sorunsuzdur, garantilidir, risk taşımaz belki... Hatta uzun yıllar buna gerçekten inanmış ve öyle de yaşamıştır. Ama bir zaman gelmiştir ki, o onun için ne kadar doğru gibi görünürse görünsün, o artık o doğrudan sıkılmıştır, bıkmıştır. Ha o zaman o onun için artık doğru olmayan olabilir mi? Ya da doğruluğunu göremeyecek hale mi gelmiştir?

Bu birçok değişik hayat deneyimine gönderme yapılabilecek bir konu. Diyebilirsiniz ki, deneyime göre değişir. Haklı da olursunuz. Meslek olabilir, yaşanan mekan olabilir, hatta yaşanan şehir, evlilik, ya da her türden insan ilişkileri... Hepsi için cevaplar da değişebilir.

Genel geçer doğrular zaman içinde evrilip, artık doğru olmaktan çıkarsa ya da çıkmış gibi görünürse ne hissedilir? Size göre doğruluğu sorgulanır olan bir şey, dışarıdan bakana göre hâlâ doğru gibi görünebilir. İnsanın kendini sorgulayası gelmez mi?: "yanlış mı düşünüyorum acaba?" diye... Şımarıklık gibi görünmez mi?

O kavşakta durup hangi yolu seçeceğini bilemeyen insanın cesaret bakiyesi devreye girer anında. O eski doğruyu arkada bırakıp, yeni doğrusuna mı koşmalı? Veya başa sarıp, "senin için doğru olan bu diyorlar, bunu yeniden sevmeyi öğren" mi demeli? Aslında her ikisi de cesaret ve yürek istemez mi? İkinciyi seçmek kolaycılık mıdır? Birinciyi seçmek dengeleri bozmak mıdır? Sizin yeni doğrunuz, eski doğruda kalanların dengesini bozuyorsa, nereye kadar ilerlemek gerekir?

Hayat koca bir soru işareti olduğunu hatırlattığı sürece, elimizden kayıp gitmesine izin vermemek gereken tek şey "kendi"miz olmalıyız galiba. Ama bencilliğin de bir dozu var değil mi...

:)

24 Aralık 2010 Cuma

BAK BAKALIM, BELKİ MİM'İN VARDIR BURADA


2010 yılında mutlu olduğunuz şey nedir?


Tek şey yazılacaksa tiyatroya geri dönmek.


2010 yılı sizin için nasıl bir yıldı?

İlk yarısı gergin ve sıkıntılı.
İkinci yarısı hazmetmiş ve güvenli.


2011'e nasıl girmek istersiniz?

Unutkan olarak.


2010 yılında yapmayı isteyip yaptıklarınız ve yapamadıklarınız nelerdir?

Yaptıklarım:
Daha çok yazmak,
Sahneye çıkmak,
Yabancı öğrenci misafir etmek,
Saçımı daha da uzatmak :)
Bir sürü blogdaşıma mim paslamak :)))

Yapamadıklarım:
İnsanlardaki madalyonun ters yüzünü gördüğümde istediğim gibi şarlayamamak,
Türk insanına düzenli diş fırçalatabilmek (her sene değişmeyen şey),
Spor yapabilmek,
Hiç bilmediğim bir köye ya da kasabaya 1 haftalığına gidip, insanlarıyla konuşup, hayatlar görmek.
Daha çok film izlemek,
Vicdanıma daha az kulak vermek,
Bira içebilmek,
Sohbetlere 2 saatten fazla dayanabilmek,
Kendime artık şaşırmamak,
Pulitzer ya da Oscar ödülü almak :pp
Brownie'yi daha çok kabartmak,
Hünkar beğendi yapmak,
Her gittiğimde mutlaka bir arkadaşımı gördüğüm bir kafeye dadanmak (Friends dizisine özenti),
Denize daha çok girebilmek.

Hepsine bir sürü şey yazabileceğimi görüp, kendimden ürktüm :D
O yüzden bu kadar yazıyorum.

İşbu mim sevgili Minimalist'ten geldi. Sağolsun, hem kolay, hem düşündürücü ve eğlenceli bir mim oldu. Ben de mimi aşağıdaki dostlara paslayıp, merakla beklemeye koyuluyorum:

Leylak Dalı
Cep Aynası
Sanat Notları
Başçavuşun Beygiri
Syrakusa & Beter Böcek
Lafanino
Didem'in blogu
Momentos
Ben Nessuno
Aynadaki Aksim
Miskin
Zuihitsu
Ozan Kayra
Pandora
Silvie_Ribel
Hayat İzlerim
Öykü
Deli Anne
Anne Kaleminden
Aslı Hayvanı
Asuman Yelen
Aydan Atlayan Kedi
Deliler Teknesi
Dalgaları Aşmak
Depresif Ayu
Ebruli Günce
y.
Tomrukcan

(nıhahahha bunu da daha yazabileceğimi fark edip, kendime kızdım.. Her zamanki gibi isteyen yapar, istemeyen dağınık bırakır.)

Öperim herkesi son tahlilde ;)

22 Aralık 2010 Çarşamba

AYNAYA BAK


YAşamı Geciktirme Uzmanlarından bahsedeceğim bugün de (YAGU). Tadını çıkarmak, değerini bilmek, zamanın geçtiğini fark etmek, yaşamın her an bitişe yaklaştığını görmek, "bugün git, yarın gel", "emekli olunca yaparım" ya da "çocuklar bir büyüsün de.." dememek, kendini kale almak ==> işte bunlardan haberi olmayan ya da kulak asmayan insanlardır bunlar. "Dile benden ne dilersen" diye soran bir cin olsa karşılarında, ne diyeceğini bilemeyenlerdir. İsteklerinin gerçekleşemeyecek olmasına olan inançlarından dolayı belki de. Ya da gerçekleşecek olsa bile, kendinden başka kimseye iyi gelmeyeceğine olan endişeleri olabilir. Yoksa bencil davranmakla suçlayabilirler kendilerini. Bir tek kendisi için iyi olan bir şeyi neden istesinler ki... Halbuki bilmezler ki, onlara iyi gelen şeyle parlayacak olan yıldızları çevresindekileri de aydınlatacaktır.. Kim bilir...

Ânın tadı nasıl çıkar?
Bir şeyin/kişinin değeri nasıl bilinir?
Zaman aslında dünyadaki en kıt şey midir?
Nereden bilinsin, yaşam belki de o kişi için çok uzun...

Kamyon yazısını deforme eder gibi: bugün KENDİN için ne yaptın? En son ne zaman kendin için bir şey yaptın? Ne kadarı gerçekten SADECE KENDİN içindi? Hadi yaptın diyelim, kendini suçlu hissettin mi? Hissettiysen, etrafın için yapmak zorunda olduklarının sayısını mı artırdın o zaman da?

Çarklara çomak sokmak istedin mi hiç?

En son ne zaman gerçekten CESUR oldun?

Kendin olmaya gücün, kendinle yüzleşmeye cesaretin var mı?

Hadi hepsini yaptın diyelim, kendini taşımaya hazır mısın? Sonuçlarıyla baş etmeye?

Pişman olursan, kendine olan kızgınlığına gem vurmaya mı çalışacaksın, ya da kendini affedecek misin, veya "istedim ve yaptım" diyerek gururla kabullenecek misin?

Sorumluluk için, "yaptıklarının sonuçlarına katlanmaktır" diyorlar. Yeterince sorumluluk sahibi misin?

Yoksa kimseden korkmadığın kadar, kendinden mi korkuyorsun?

Yoksa sen de mi bir YAGU'sun?