27 Ocak 2010 Çarşamba

Roman Müsveddesi-2


Nevay-1 devamı

Ben bir beden öğretmeniyim. Çalıştığım özel okulun aynı zamanda yüzme takımının antrenörlüğünü yapıyorum. Eskiden okulların sınırlı imkânlarıyla zar zor zevkine vardığım mesleğimin en güzel dönemlerini yaşıyorum; maaşım da iyi haliyle. Gerçi zengin velilerin ve onların şımarık çocuklarının kaprisleriyle baş etmek gibi bir zorluğu var bu işin de. Sınav ya da kağıt okumak gibi dertlerinin olmadığı bir branş… Dolayısıyla bu zorlukların sıkıntısını da okulda bırakabiliyorum. Daha önce çalıştığım taşra okullarındaki öğrencilerin eşofmansız veya spor ayakkabısız hallerine çok üzülürdüm. Şimdiyse bu Fransız kökenli okula devam edebilme şansına sahip öğrencilerimin birden çok eşofmanı ve spor ayakkabıları var ve hepsi de marka. Benim de gelirim arttığı için, kendim de marka giyiniyorum artık. Ne de olsa, öğrencilerimden ve onların şık velilerinden geri kalmamalıyım, değil mi? O yüzden seçkin spor mağazalarını çok iyi öğrendim.
Yüzücülerim için gözlük almak üzere Kemeraltı’na gittiğim o gün Ender’i göreceğim aklımın kıyısından bile geçmedi. Mağaza mağaza dolaşmaktan yorgun, sıcaktan ter içinde ve bir an önce eve dönmek adına aç kaldığım için halsiz, Konak vapur iskelesine doğru yürüyordum. İzmir’in her yıl baharı yaşamadan aniden bastıran ilkyaz sıcağına henüz uyum sağlayamamıştım. Yorgun olmasam Mennan’da bir limonata içmek hiç fena olmazdı. Sonradan düşündüğümde, iyi ki gitmemişim oraya, diyecektim. Yoksa anlık farklarla değişen kaderlerin bir örneğini benim de yaşamam mümkün olmayacaktı. Zaten bir an önce eve gitmeliydim; ayrıldığım eşimin oğlumuzu alma günüydü ve ben onu evden çıkmadan görmek istiyordum. “Umarım bu defa bir tartışma olmadan gider gelir” diye kendimce dua ederken, adımın çağırıldığını duyar gibi oldum. Bir film karesinde olsam, yönetmen o anı, eminim ki yavaş çekimde kaydetmek isterdi ve çekim planları aynen şöyle olurdu:
Dar kot pantolonlu, yarım kollu penye tişört’lü ve spor ayakkabılı, yaşı 40’a yakın, kumral uzunca saçlı, kısa boylu kadın, omzunda çantasıyla dalgın dalgın yürüyor.
Kadından yaklaşık 50 metre ötede, spor giyimli, yaşı 40’ın üzerinde, kumral, alnı hafif açılmış, dinamik görünümlü adam hızlı adımlarla yürüyor.
Birbirlerine doğru yürüdüklerinden habersizler. Mutsuz görünüyorlar. Biri Alsancak dolmuşuna, diğeri Karşıyaka vapuruna doğru ilerliyor. (Yavaş çekim başlasın):
Adam bir anda, emin olamadığı ama çok tanıdık gelen birini fark ediyor. Yaklaştıkça netleşen yüz hatlarında geçmişini yakalıyor. Kokusu ve dokusu tanıdık bir yüz bu. Gözleri büyüyor, dudakları hayret ve sevinçle aralanıyor, kalbi şaha kalkıyor. Seslenip seslenmemekte ettiği tereddüt uzun ömürlü olmuyor ve: “Nevay?!”
Kadın yerin yedi kat altından çıkarcasına dalgın bakışlarla başını kaldırıyor. Adının seslenildiği yönü arıyor. Boş bakan gözler, sırayla, ciddi (tanıdı), şaşkın (olamaz!), gülümsemeyle kısık (sevindi), teki küçük (intikam saati) ifadelerden geçiyor.
Film çekimi burada bitsin, çünkü nasıl hissettiğimi anlatabilmeliyim ki, hikâyemin sonuna kadar haklılığım devam edebilsin.
Bir zaman makinesine girmiş gibi ya da ölüm anı gibi, Ender’li geçmişimin tüm ana hatları süzüldü önümden. Sanki bunca yıl boyunca bıçak gibi bilenen ben değildim. Böyle bir rastlantıya hazır olmadığımı fark etmem bir yana, ilk yüz yüzelikte bu kadar uslu hissedeceğime ihtimal vermezdim. Sonradan, bu halimin tek nedeninin düştüğüm hayret olduğunu anlayacaktım.
1984 Aralık’taki son ve hüzünlü görüşmemizin ardından bu ilk karşılaşmamızdı. Onun da gözlerinde eski ışığı kalmamıştı. Olgun duruşunun ve görünümünün altında hayatını asılacak nedenler bulma gayretiyle sürdürmeye çalışan biri vardı; ya bana öyle geldi, ya da ben öyle anlamak istedim. Onun aciz olmasını diliyordum, ki ağımda debelenmesin, can çekişmesin, hemen teslim olsun. O bana bakınca bende gördüklerini sezmek çok kolay olmadı. Nelerden geçmiş olabileceğimi tahmin eder bir havası yoktu açıkçası ama beni görmekten haz aldığı belli oluyordu. Elime kartvizitini tutuşturana kadar geçen kısa süre içinde, ne konuştuğumuzun ayırtında değildim. Otomatiğe bağlanmış gibi bildik cümleler sıralıyordum. Sanırım, ben de ona numaramı verdim. Terim buz gibi olmuş, ürpermeye bile başlamıştım. Aklımda kalan ve belki de işime geldiği için unutmadığım tek sözü: “bir gün gel de, bir kahve içelim” oldu. Dışımdan “teşekkürler, gelmeye çalışırım” diyen ben, içimden “deli misin, kendimi hazır hissettiğim ve cesaretimi topladığım ilk anda arayıp geleceğim” diyordu.
15.20 vapuruna koşarak son yolcu olarak bindiğimde, atmosfer ve hatta dünya değiştirmiş gibiydim. Yıllardır hazırlandığı üç kişilik oyununu, sonunda sahneye koyabileceği koşulları elde etmiş emektar bir oyuncunun “beklediğime, sabrettiğime ve yılmadığıma değdi” huzuru içindeydim.
Kalp atışlarım ve tansiyonumun normale dönmesiyle hemen bir çay aldım. Güvertede tatlı bir imbat esintisi eşliğinde şekersiz çayımı içerken, gözlerim karşımda oturan adama kaydı. Elli altmış yaşlarında, mütevazı giyimli, dinç görünümlü ve bende asker emeklisi izlenimi uyandıran adamın bana şaşırarak baktığını fark ettim. Kendime onun gözleriyle bakmayı denediğimde, dudaklarımdaki gülümsemenin nasıl da yayılmış olarak kaldığını anladım. Adama göre, bir başına çay içerken bu kadar gülümseyebilen biri normal olmasa gerekti. Bense anormalliğime bir yenisini daha ekleyip, bardağımı ona doğru kaldırdım ve şerefe yaptım.
Yalan da olsa umut, kim inkâr edebilir, gerçek ve var olması halindeki gücünü? Umutsuzluğu, sadece ölümün önlenemez gelişine saklamaktan yanayım.

26 Ocak 2010 Salı

Roman Müsveddesi-1


NEVAY- 1


İntikamın son kullanma tarihi yoktu. Yirmi yıl sonra onu tekrar karşıma oturtabildiğimde, mimiklerime ve beden dilime yansıtmadığım bu düşüncemin zaferiyle dopdoluydum. Araya giren zaman, olaylar ve insanlar, bilinçaltımı kemirmiş olan bu arzumu asla törpülememişti. Hayatın kadın-erkek ilişkileri bağlamında herkes için aynı kısır döngüyle geçtiğini çözeli çok olmuştu. Karşımda oturan erkeğin buna henüz aymadığını fark ettiğimde, intikam operasyonuma 1–0 galip başladığımı anladım. İçimde çok da samimi olmayan bir merhamet duygusu da vardı. Kendime acımayı bırakabildiğim andan bu yana, bu erkek ve karısına acımaya başlamıştım; gazabımdan nasıl ve ne oranda kurtulabileceklerdi? Gözlerimin önünde, korku ve zaferin yaşam tarzı kabul edildiği “woodoo” müritlerininki gibi bir büyü ile öldürüyordum. İçimde özene bezene beslediğim büyüttüğüm, sabırla giydirdiğim ve hoşgörüden soyduğum öcümü gün yüzüne çıkarmanın zamanıydı artık. İntikam ancak sabır ve cesaretle örgütlendiğinde tadı çıkabilecek bir zaferdi. İntikam hırsımı şimdi artık cesaretimle taçlandırmam gerekiyordu ve yeterince enerjim vardı. Bunu ara ara kaybettiğimi ya da zayıfladığımı düşündüğüm güçsüz anlarımda, içimi tanımsız bir endişe sarardı. Enerjimi kaybetmek başlı başına bir hezimetken, kaybetme ihtimalinin korkusu ise taşınamaz bir eziklikti: korkudan korkmak. Yaşadığım kaosların içindeki dersi alabilmeyi becermemin tek getirisi, hıncımı yaşar kılmasıydı. Karanlıklarım ve korkularımla barıştığım oranda güçlü hissedebildiğimi fark ettikçe, aslında onlardan korkmamam gerektiğini gördüm. En kötü sonucu gerçekten göze alırsam, ruhumun da aynı oranda özgürleşeceğine inanmak istedim. Hesaplaşmamı tamamlamak adına ruhsal, duygusal veya maddi olarak çırılçıplak kalmaya da hazırdım. Bir akrep gibi, hiç nedensiz ya da gereksiz gibi görünse de aslında ölmemek için öldüren ve kendini gerçekleştiren olmaya baş koymuştum.
Yüreğimdeki kapanmayan yaranın ve düşmanlığın, vicdanıma yenik düşme olasılığını düşündükçe, bu erkeğe tükenmek bilmeyen aşkımın farkına varıyordum. Belki de aşk, kavuşulamadıkça tükenmiyordu. Kaçanın kovalandığı ilişkilerin akıbeti, kovalayanın hüsranıydı belki de. Genç kızlığımın toyluğuyla bağlandığım delikanlının, ayrılmaya neden olarak, sadece zorunlu coğrafi uzaklaşmayı sunmasına inanamadığım için, ayrıldığımızı kabul etmemiştim; ben onu beklerdim, ben ona mektuplar yazardım, ben onu ziyarete giderdim, ben onu arardım, ben onun için her şeyi yapardım. Bunları bilmiyor muydu? Anlatamamış mıydım? Yok canım, mümkün değil, biz ayrılmamıştık.
Oysa şimdi, savaş baltamı çoktan önüme koymuş ve barış çubuğunu ancak onu tekrar elde ettiğimde tüttüreceğime ant içmiştim. Hoşgörü ve sevecenliğimi yalnızca oğluma kullanmaya koşullanmış beyin-kalp-ruh üçgenim, vicdanımın ateşkes çığlıklarıyla dağılmamalıydı. Tek neferinin ben olduğum bu savaşı, bedeli ne olursa olsun kazanmaya bu kadar yaklaşmak, zaferimin yarısını elde etmiş gibi gururlandırıyordu beni. Görünmez bir hedef tahtasında çarmıha gerdiğim eski sevgilim ve karısının, oklarım, mermilerim ve toplarımla lime lime olmasına az kalmıştı. Af dilese, affeder miydim acaba? Bir düşüneyim… Ne düşünmesi? Neyin affı? Bana yaşatılan haksızlığı neden kendi ellerimle, yeni bir haksızlık biçemine dönüştürmeliyim ki? İntikamımı, işkence seanslarıyla bezememe ramak kalmıştı. İşte Ender yeniden karşımdaydı. Ona, beni, şu anda hâlâ karısı olan kadın için terk edişinin hesabını soracaktım, ama hemen değil. Önce yeniden güvenini kazanmam, bana yeniden ihtiyaç duyar hale getirmem ve onu bir kez daha çekip gitmeye cesaret edemez kılmam gerekiyordu. Her ne kadar, biliyor musun senden sonra iki sene kendime gelemedim, diyerek söze başlamak istediysem de, sabır tanrıçasına dönüşmüşlüğüme ihanet etmeyecektim. Ender’i şu an karşımda görebilmemin hikayesini anlatmalıyım önce, ki keyfim iyice yerine gelsin.

22 Ocak 2010 Cuma

Kabuksuz ve Maskesiz





İçimde biriken sevgi, hoşgörü, anlayış ve aşkı (ama her türden) paylaşamamanın ve belki de bastırılmışlığının tıkılmışlığında, nefesim yetemezken, kalbim ve ruhum çırpıyor, çırpınıyor kanatlarınca. Doludizgin saldırışlarım ve koşuşlarım, bundan mıdır, okumalara? Okuduğum ya da okuyacağım satırlarda kendimi ve tepesinden bastırılmış, kutusuna tepilmiş ruhumu mu arıyorum, ucunda da olsa bulacağımı umarak, hayal ederek? Herkesi bağrıma basabilecek denli geniş ve misafirperver yüreğim, neden beynime hükmedemiyor? Tüm insanları sevme enerjisiyle, herkese yetebilme ve gerçekten de yetebileceğime olan inancım, kendime fayda etmiyor.

En güzel yaşlarındayım hayatın.. Gerisi gelmese de yaşamımın, şu ana kadar ve şu anda gördüğüm, hissettiğim ve istediğim şeyler, bastırılmış satırlarım bana yetecek sanki. Ama çağlayanlarımı akıtamadan, paylaşamadan ve en önemlisi çiçeklerimi büyümüş görmeden gitmek de istemem.

Bir şeyler üretme değil, yaratmadan yaşayamayacağımı, asıl işte o zaman tükendiğimi hissediyorum. Yaratıp bir kenara koymak da kesmiyor; yarattığımı iyi ya da kötü, başarılı ya da başarısız, faydalı ya da faydasız, paylaşamadıktan sonra da anlamı yok.

Bedenin seyahatleri değil, ruhumun gezileri daha çok tatmin getiriyor. Ruhum gezemediği zaman kuruyorum takır takır. Zaman ve mekan kavramını yitirdiğim, saatleri unuttuğum, koşturma gerektirmeyen, vazoya konmadığım ama vahşice filizlenebildiğim, saksıda çiçek değil yabani ot olabildiğim ... sürece yaratabildiğimi biliyorum. Mutlu olmam da şart değil. Hatta belki mutsuzsam ve sorguluyorsam akışkanlığım artıyor. Bazen, mutluyken bile, yaratabilmenin yolunu, bunalımlarımı yeniden canlandırmada yakaladığım da oluyor. Sıkıntılı anların yörüngesine girerek, “o anlar”ı yeniden yaşatarak ve “o duygu”nun belleğine geri dönerek yaratmayı da öğrendim. . Hatta bazen, tıkıldığımı farkedip, satırlara uzak kaldığımı hissedince, bunalmayı özlüyorum sanki. Yaratma ihtiyacımı gideremememin sıkıntısını yaşamaktansa, yeniden eski sıkıntılara dönmeyi bile kabul edecek hale geliyorum. Daralış hali bende adrenalin salınımı etkisi yapıyor ve yeniden coşuyorum. Ama bunun olumsuzluğu, o anlardan kurtulmakta zorluk çekerek uzaklaşmak da olabiliyor.

Mamafih şu anda tam tersini yaşıyorum. Yabancı bir duygulanım bu bana. Sıkılmadığım ama tıkıldığım hissiyle başbaşayım ve gene akıyorum. İçimdeki sıcağı paylaşamadığım ve bana yetecek kadar sevemediğim için tıkıldım sanki. Çok ama çok sevesim var. Kaliteli bir sevgi sunacağımı bilmenin güveniyle açtığım kalp kapılarımı, bunu anlayamayacak insanların kapamasını istemiyorum; yani o kadar da cömert değilim. Paylaşmanın girdabında boğulurken, kapkara girip, bembeyaz çıkacağımı biliyorum. Bana fazladan sunulmuş bu enerjiyle sarhoşken, bir fincan ayılma kahvesiyle uyandırılmak ve kutuya geri tepilmek istemiyorum. Bu noktada bir ürkeklik de burnunun ucunu göstermiyor değil. Kendimi geri çekmek zorunda kalışı tecrübe edeceğime, kapımı tümüyle açık tutmaktansa, aralık bırakıp temkinli ilerlemeyi yeğliyorum.

Cisimleri aşıp geride bıraktığımı farkederken, sadece çıplak kalmamak adına giyindiğimi görüyorum. Modayı ve takip edenleri yadırgıyorum bu bağlamda; öyle önemsiz ve gereksiz görünüyorlar ki. Bedeni giydirip süsleyip, ruhunu çıplak ve renksiz bırakışları dert ediyorum. Gereksiz sözler sarfedip, kendi yoluma çekmeye zorladığım bile oluyor insanları, sırf bu yüzden. Aslında galiba onlar için üzülüyorum. Benim için insanın giysisi gözleridir, sözleridir. Hiç ama hiç hatırlamam giysileri, saatler bile geçirsem insanlarla. Aklımda ve yüreğimde kalan gözleridir ve bana ulaşan sinyalleri. Benim için insan hatırlamak demek, o kişiden bana geçen ya da geçemeyen ışıktır, işarettir, enerjidir.

Eğer ben dalga isem, limanın duvarlarına çarpıp beni geri çevireni değil, kumsaldan ilerleyip yumuşacık geri aktığım bir dalga olmalıyım. Kabul gören yönlerim kuma nüfuz etmeli, görmeyenim denize geri dönmeli sakince.

Harçla örülmüş duvarın taşı değil, sokaktaki taş olmalıyım.
Çerçeveli resim değil, tuvalde yarım kalmış fırça darbesi olarak kalmalıyım. Zar zor yürünen topuklu ayakkabı değil, “yalın” ayak olmalıyım.
Kesme şeker değil, hanımelinin gizli balı olmalıyım.
Panjur değil, rüzgarda salınan tül olmalıyım.
Gönül bağı olacaksam tabu değil, ten olmalıyım.
Seveceksem mecburiyet ve mahkumiyet değil, güven ve saygı üretmeli ve hissetmeliyim.
Öfke olacaksam, birikim değil çığlık olmalıyım.

Bizi büyüteceksem, önce 'ben' olmalıyım. 'Ben' oldukça da çoğalmaya ve çoğaltmaya da hazır olduğum bilinmeli.

Haa, taa hataya kadar hiç mi gitmedin?


Hatayı yapmadan anlamayan, genç
Hatayı yapmadan anlayan, akıllı
Hatayı yapmaktan çekinen, korkak
Hatayı 'kör göze parmak' kıvamında yapan, kıt
Hatayı görüp de dönen, temkinli
Hatayı ders kabul eden, olgun

Hatasız hayata hayat demem. Nokta.

18 Ocak 2010 Pazartesi

Anneme oyuncu olduğumu söylemeyin, o beni diş hekimi sanıyor



Tiyatroyu seviyorum. Oyunculuk eğitimini daha da çok. Sonu oyunculukla bitmese bile verilen eğitimlerin hayat boyu faydasını görmek mümkün. 2001'de Ali Poyrazoğlu'nun öncülüğündeki Amatör Gençlik Tiyatrosu kapsamındaki eğitimlerle başlayan büyülü süreç, şimdi de Müjdat Gezen Sanat Merkezi'nde devam ediyor.

Bir öncekinde biz öğrencilere şan, dans, sahne, dramaturji, eskrim ve diksiyon derslerini tümüyle bu işlerde profesyonel ve başarılı olmuş insanlar vermişti. Sesimizi, nefesimizi, bedenimizi kullanmayı ve entelektüel birikimlerimizi dürtüp üzerine doyumsuz eklentiler yapılan yoğun bir dört ay geçirmiştik. Sonunda da elemeler yapılmış, kış boyunca iki oyunda oynamıştık. Hayatımın yorgunluk tarihinde, hemen ikinci sırayı alan bir süreçti. Birinci sırayı bebekli dönemlerim alsa da, iki yorgunluk sürecim de mutluluktan yorgunluğumu anlamadığım süreçlerdi. "Lânet olsun, çok yorgunum, pes ediyorum, havlu atıyorum artık" demedim asla.

Bir koca gün 'Hamlet'in bir satırıyla geçer mi? Geçermiş meğerse ve ben her dakikasında Shakespeare'in dehasına hayran kalıyordum. Üç kez yanyana yazılmış aynı kelime, üç ayrı ton ve hisle dile gelir mi? Gelmeliydi ve hepsi de farklı ruh hallerini yansıtıyordu.
Nefes akciğerlerin sadece üst tarafına doldurulunca nasıl da yetersiz kalıyormuş meğerse. Diyaframı dürtmeyen nefese nefes demem, demeyi öğrenmiştim. İçinde yoga prensiplerini de barındıran nefes ve beden egzersizleriyle mistik bir spor çalışması da yapıyorduk. Gittikçe daha esnekleşmiştik.
Türkçe yazıldığı gibi okunmayan bir dilmiş meğerse. "Gideceğim" diye yazılmasına aldanmamak lazımmış. "Gidicem" demek yanlış değilmiş. "Gidiyom" değil ama... "Ağır" değil "ağar", "kâğıt" değil "kâğat", "değil" değil "diil"...
Şimdi de benzer bir dönemdeyim ve yine çok zevk alıyorum. Hocalarımız sabırlı ve öğretmeye çok hevesli. Ödevler bu kadar mı eğlenceyle yapılır, yapılıyor vallahi.

Tiyatronun iki büyük insanının öğrencisi olmak bile bir onur. Keşke daha genç olsaydım da, bu işin okuluna gidebilseydim, dediğim tek meslek oyunculuk. Ama buna da şükür diyorum ve yeni ödevime hazırlanmak üzere yazıyı bitiriyorum sayın okur ;)