31 Ağustos 2010 Salı


Yakın çevrem çok iyi bilir; ben yaz mevsimini sevmem. Sıcak bunaltır, enerjimi alır, durağanlaşırım, damarlarımdaki kan da tatile gider sanki... N'apayım böyleyim. Klimayı ne seviyorum, ne de onsuz olabiliyorum. "Ne seninle, ne sensiz" diye eski bir şarkı vardı; aynen o hesap.

1 Eylül'e doğru saydığım şafaklar hiç bitmeyecek sandım. Ve bugünün 31 ağustos olması gökten zembille inmiş bir hediye gibi; sonbahara bu kadar yakın olmak sanki ilk kez oluyor gibi, çok uzamış bir hasret süreci sonunda bitiyor gibi... Aynı zamanda evde ağırladığım bir sürü ergen misafirliği süreci de bitti. Ellerinde cep telefonlarıyla yaşayan bir güruhla epey bir zaman geçirdim. Gerçi çok da eğlendim; tabu, okey ve sessiz film seanslarımız süperdi. Okeyde feci hile yaptım, anlamadılar. Nasılsa bu blog'tan haberleri yok, rahatça yazabilirim. Hatta daha da ileri gidip, bizde 6 gün kalıp yataklarını toplamayan, ıslak havluları orada burada bırakan, ayakkabı ve terliklerini gelişigüzel fırlatan Selin ve Hande'ye nasıl kızdığımı da söylemek isterim.

Bu süre içinde blog'umdan ve diğer bloglardan da uzak kaldım. Belli bazı isimler dışında sürekli üretimde bulunmayanların sayısı da epey kabarık. O yüzden huzurluyum; tek tembellik eden ben değilmişim. Yazmayan tüm blogger'ları seviyorumm, afferin size.. Yazanları kıskanıyorum ama araya gıpta ve takdir de sıkıştırıyorum.

Görüldüğü üzere, uzun süre yazmayınca ıkınma tarzı bir yazı çıkıyor ortaya. Bundan bir önceki yazımı saymıyorum, çünkü yazılmamış zamanlar onu döver. Zaten aylar içinde bir onu yazmışım, onu da heder etmeyeyim şimdi.

Kendime zihin açıklığı diler, daha düzgün yazılarla geri dönmek için adaklar adadığımı bildiririm.

sevgiler,
Tembel Çağlayan

(not: fotoğraftaki ev bizim ev değil.. mazallah yani)

21 Ağustos 2010 Cumartesi

FİLM VE KİTAP OLARAK "SİL BAŞTAN"

Popüler olmuş film ve kitap okumaktan uzak dururum. Sanki çok ödül almış bir film, ya da çok baskı yapmış bir kitap, üzerine yüklenen o “mutlaka beğenilecek” önyargısı ile insanı ezer. Beklenti tavan yapar. O yüzden de hayal kırıklığı yaşadığım çok olmuştur. Bu kitabın çok baskı yaptığının farkında değilken, rafta görüp incelediğimde çok ilgimi çekmişti. Baskı skorunu bilseydim belki de, böylesi bir romanı okumaktan mahrum bırakacaktım kendimi.

“Sil Baştan” sihirli bir isim galiba… Jim Carrey ile Kate Winslet’in rol aldığı o muhteşem film de bu isimle vizyondaydı yıllar önce. Defalarca seyredip, her defasında ardında cevabı zor sorular bıraktı. Hem filmin kurgusu, hem oyunculuklar, hem de düşündürdükleriyle kendine bağlayan bir filmdi. Aynı isimli ama konusu tamamen farklı bu kitap da okurlarıyla aynı bağı kuracağa benziyor.

Hayatlarımıza hâkim olma/değiştirebilme yetimizin sınırlılığı bağlamında iki eser de birbirine yakınlık taşıyor gibi. Olacaklara nereye kadar engel olunabilir, ya da kaderlerimizi ne kadar değiştirebiliriz, sorularını sorduruyor. Şu olay öyle değil de şöyle gelişseydi, sonucu ne olurdu… Daha mı mutlu olurduk… Yoksa kader kendi haliyle mi bırakılmalı… Buna benzer soru işaretleri “Rastlantının Böylesi” filminde de akıllara takılmamış mıydı? Ya da olayları başa sarsak, bunun da bilincinde olsak, neleri yapardık ya da yapmazdık…

Ken Grimwood, en azından benim daha önce rastlamadığım türden bir kurguyla, akıp giden bir roman üretmiş. İlk başlarda “aa ne güzel… Keşke hayatımızın belli zamanlarına bir daha dönsek, yeniden yaşasak, aynı hataları yapmazdık, daha mutlu olurduk” dedirtiyor. Fakat ilerledikçe bunun o kadar da parlak bir fikir olmadığına ulaşılıyor. Okumayan ama okumak isteyebilecekler için fazla açık vermeden yazmaya çalışacağım. Korkmayın…

Aynı zaman dilimlerine tekrar tekrar geri dönmenin ilk andaki şaşkınlığını attıktan sonra, önceki yaşamlarındaki olumsuzları eleme, olumluları pekiştirme peşine düşen iki insan... Tekrar öleceklerini bilmenin, vakitlerinin kısıtlılığının bilincinde olmanın getirdiği planlama gereği, yeri geliyor muhteşem şeyler yaşıyorlar, yeri geliyor geri tepiyorlar. Üstelik bir de sadece kişisel hayatlarını düzenlemek de değil. Yapmak istedikleri, dünya çapında bir kişisel yardım oluşturma, bu deneyimlerini dünyanın gidişatı lehine çevirme çabasına dönüşüyor. Geri dönüşlerde daha önceki yaşamları hatırlama avantajlarından dolayı, duygularını da unutmamaları sonucu, yinelenen yaşamlarında “o aşk” hep korunuyor.

İşte tam da bu noktada “Sil Baştan” filmiyle, “Sil Baştan” romanı aynı durakta duruyorlar: Aşk sağlamsa, hiçbir engel tanımıyor. İster hafızanı sildirmeye çalış, ister ölüp ölüp diril…

Kitabı soluksuz okurken, sürekli değişen fikirlerime karşın, sonunda önceden de sahip olduğum kanım değişmedi: Yaşanan yaşanmıştır iyisiyle kötüsüyle. Varsın öyle kalsın. Alınacak ders var idiyse, onu tekrar yaşama isteğiyle düzeltmeye çalışmak değil, gelecekteki yaşamda o deneyimi kullanmakta fayda var. Unutulması hayırlı olacak anılar, yara olarak kalsa da, yaraya bakıp hayıf hislerine gark olunacağına, “bu yara bana şunu öğretti” diyebilmenin dayanılmaz hafifliğine ne dersiniz?


Şebnem Ferah'ın "Sil Baştan"ını da es geçmemek lazım, di mi ama? ;)

10 Mayıs 2010 Pazartesi

İŞİ GÜCÜ BIRAK, YAŞAMAYA BAK



İlerleyen saatlerde sıradan bir gün olacak gibi görünen o sabah nasıl da zorla uyanmıştım. İşe gitmeyeceğim için geç kalkmakta bir sorun yoktu. Hem zaten o güne tepişmesi şart olan ev işlerini düşününce insanın erken kalkası da gelmiyordu ki:

"Yıkananlar ve ütülenenler bile hep aynı döngüde olmaktan sıkılmıştır. Acaba renklilerle beyazları karıştırıp monotonluğu kırmalı mıyım? Çamaşırların umru olacağını sanmam, ama bu değişiklikten benim ve ev halkının ne kadar keyif alMAyacağı belli. Ya da ütüyü başka bir odada mı yapsam acaba? Hiç yapmasam? I ıh... giysileri mahvetmek, oda değiştirmek veya buruşuk bırakmak çok da eğlenceli görünmüyor. Hepsinin ucu bana dokunuyor.
Farklı bir tat uğruna kendime yeni işler üretemem; paşa paşa bilinen düzenle işe koyulmaktan başka çare olmadığına kanaat getirip, renklileri ve beyazları ayırayım: her zamanki miktarda deterjan ve yumuşatıcı ikmalinden sonra, her zamanki düğmeye basıp, çamaşır makinesini kendi başına sıkılmaya bırakayım. Aslında ne belli, makinenin benim gibi şikayetçi olduğu. Dünyadan haberi olmayan bir makineye niye kendi monotonluk mıymıntılığımı yüklüyor ya da benimle paylaşmasını sağlamaya çalışıyorum ki... Yalnızım bu duyguda; evdeki hiçbir eşya benimle aynı histe olduğunu belli eder havada değil. Peki acaba soğanlar bıkmış mıdır, hep aynı türden yemeklerde pembeleşmekten? Ya tencereler? Yazılı olmayan bir düzende birkaç haftada bir aynı yemeklerin tekrar tekrar içlerinde pişirilmesinden beni sorumlu tutuyorlar mı acaba? Şu hap şeklindeki beslenme teknolojisi ne zaman halka açık hale gelecek acaba? Astronotluk kursuna mı yazılsam ne..."

diyeee saçmalarken telefonum çaldı.
"Günaydın canım, naber?"
"Günaydın... N'olsun be güzelim, taslar da hamamlar da aynı."
"Hadi kalk kalk, gel bir sabah kahvesi içelim Kordon'da."
"Aa çok iyi olurdu, ama bir sürü işim var. Malum bugün ev günüm." dedim bedbin bir halde.
"Bilirim ben senin ev günlerini; yine çamaşırlar dönüyordur ve sen yine 'acaba bu defa şunları karıştırıp da atsam nasıl olur' şeytanlığını aklından geçirmişsindir bile. Yürü çık o evden, en kısa sürede hazırlan ve haber ver bana." dedi neşeli bir komutan edasıyla.
"Doğru vallahi, peki tamam arayacağım seni." derken kahkalarımı tutamıyordum.
Çamaşır makinesinin karşısına geçtim, ve göğsümde elimi kaydırarak "ohhh canıma değsin, sen çalış ben dışarı çıkıyorum, naberrr" yaptım. İyi de niye bunu yaptım ve yapınca da zevk aldım? Evet, evet hemen hazırlanıp çıkmalıyım; bana iyi gelecek.
Hareketlerim anında hızlandı. Ortalığı toparladım, bir koşu giyindim ve günümün kurtarıcısı arkadaşımı aradım, koşarak evden çıktım.

Ohh hava nasıl güzeldi; çamaşır makinesinin içinde dönüp duran çamaşırları seyretmekle vakit kaybedilecek, bunalım yapacak gün değildi. Baharın kokusunu ve seslerini kaçırmanın âlemi yoktu. Arkadaşımla bankanın önünde buluşup, nereye gideceğimizden en ufak bir haberim olmadan neşeyle yürümeye başladık. Minnetle teslim olmuş, beni götüreceği yerlere sorgusuz sualsiz yelken açmıştım. Tahmin ettiğim bir yerler vardı, ama hiç de öyle olmadı. Deniz kıyısına kadar vardığımızda, günün her saati keyfiyle ayrı bir tadı olan Pasaport kahvehanelerinin çayı, ağzımda tükürük salgısını provoke etti. Martıların ve körfez vapurlarının hiç de sıkılmadan gelip gittiği bir noktada denizin dibinde bir masaya konuşlandık. Güneş sabah serinliğine tatlı bir şekerleme örtüsü sıcaklığıyla eşlik ediyordu. Sohbet deseniz, sanki bir önceki kaldığı yerde zor beklemiş gibi doludizgin akıyordu. Pasaport'un çay ve gevrek ikilisi, tok bile olunsa tüketilmek için insanın keyif hücrelerini dürtmekle meşguldü. Evde bıraktığım ve sağ gösterip sol vurduğum çamaşırları düşündükçe, bugün beni sizinle kalmaya mecbur edemediniz, zaferinin naralarını atıyordu ruhum. Hiç engel olmadım ruhumun şımarıklığına.

Kahvemizi de başka bir yerde içme teklifiyle aklıma gelen ilk yeri, şu anda düşününce, bazen ne kadar da kalıplara sıkışabildiğim için utanıyorum. Pasaport'tan Konak'a başka zaman olsa, dünyanın yolu, diyen ben hiç farkına varmadan kendimi Hisarönü'nün serinliğinde buldum. Dükkan önlerini yıkamış esnafın mesai telaşına karışan hareketlilik enerji pompası gibiydi. Daha önce hiç geçmediğimi ya da geçeli çok uzun zaman olduğunu düşündüğüm labirent gibi Kestane Pazarı sokakları dekor gibiydi. Sanki herkes ve her şey, oraya gelenleri mutlu etmek için çalışıyordu. Arkadaşımın oralara her gün gidermiş gibi büyük bir aşinalık ve sevencenlikle dalıp çıktığı ve benim de zevkle eşlik ettiğim dükkanlardaki her şeyi alasım geldi. Sattığı malzemelerle ne bakkal, ne ecza deposu, ne nalbur, ne hırdavatçı diyebileceğim ama bin çeşit mal ile dolu dükkanın sadece kokusunu almak için girdik. Sahibi buna ne şaşırdı, ne de alışveriş etmemizi bekledi. Kokladık, sohbet ettik, çay teklifini kibarca reddettik ve yürümemize devam ettik. Bir sonraki durak, ömrümde bu kadar çok çeşit kuru fasulya, kuru börülce, bulgur, buğday, kuru meyve ve pirinci sadece asla görmediğim değil, bilmediğim bir dükkandı. Birkaç gün önce canım çok çektiği halde 'artık bulamam' diye peşine fazla düşmediğim kuru patlıcanları orada gani gani buldum. Yemeklik kuru börülce ve tarçın çubukları/havlıcan/zencefil karışımına da dur diyemedim.

Kahvemizi nerede içeceğimize olan heyecanlı merakım biraz sonra giderildi. İki insanın yanyana zor geçebileceği dar bir geçitten ilerleyince, binaların arasında tepesindeki asmalarla cennet gibi bir kahveciye ulaştık. Yerlerinin temizliği, duvarlardaki fotoğrafları ve kanepeleriyle sanki açık havada bir ev salonunun samimiyeti vardı. Ve duvardaki bir tabelada aynen şu yazıyordu: "Artık Facebook'ta da varız. 'Fincanda' yazın, karşınızdayız." Buna durup durup gülerken, eve gidince hemen denemeyi planlıyordum (gerçi denedim ama o kadar çok yer çıktı ki). Fincanda pişirilen kahvelerimizi görüp de içmeye başlayınca bir kez daha şaşırdım. İnek sütünün üzerinde birikmiş kalın bir kaymak tabakası gibi köpük sahibi bir Türk kahvesi daha görmemiştim; iç iç hâlâ köpük.

Daha ne anlatayım... En az yirmi yıllık arkadaşıma "Allah senden razı olsun" ve muadili dilenci duaları eşliğinde veda ederken, beni böyle dürtmeye devam etmesini tembihledim. O gün gözlerime, kulaklarıma, dilime, burnuma bayram ettiren çevresel etkenler bir yana, sohbetimizin güzelliğiyle ruhumda festival yaşamaktaydım. Bunun geleneksel bir festival olmasını diliyor, canım arkadaşımı buradan kucaklıyorum. O kendini bilir...

23 Nisan 2010 Cuma

SÜT İÇTİM, DİLİM YANMADI



İlkokul ikinci sınıftaydım. İlk sene, beşinci sınıfta olan ablamla birlikte gidip gelmiştim, ama o ortaokula başlayınca yalnız kaldım. O zaman da beni sabah babam bırakırdı okula. Dönüşte otobüse ya da ‘25’ci dolmuş’a binerdim. Ücret 25 kuruştu da ondan, böyle denmişti ona, ama diğerleri ne kadardı hatırlamıyorum; muhtemelen daha pahalıydı. O da kendince, o zamanlar olmayan servisçilik hareketinin başlangıcına imza atıyordu herhalde. Kayıtlı bir grubu olmayan, her gün kim binerse onu taşıyan bir dolmuşçumuz vardı. Aslında yürüyerek de en fazla yirmi dakika süren bir mesafeydi. Anneanneme gideceksem yürürdüm; çünkü onun evi bizim evden daha yakındı okula. Ne sevinirlerdi ben gidince; anneannemle dedem.

O aralar etrafta bir dedikodu dolaşıyordu: “çocukları kaçıran bir adam varmış.” Şimdilerde olsa pek de şaşırmayacağımız bu haber, o günlerde ciddi ciddi şaşırtmıştı hepimizi. Ne trafikten, ne de insanlardan korkumuz vardı. Büyüklerimiz de aslında pek kulak asmamıştı bu dedikoduya. Annemlerin beni bu konuda uyardığını hiç hatırlamıyorum, ki annem evhamlı biridir. Şimdilerde daha erken yaşlarda çocuklarımızın kulağına doldurmak zorunda olduğumuz uyarıları düşününce, ne güvenli ve huzurlu yıllarmış onlar, diyorum. Okulları ne kadar yakın da olsa, kapıdan kapıya servis hizmetine emanet ediyoruz onları.

Ben çocuk aklımla bu dedikoduyu büyütmüş olsam gerek, kendimce bir önlem alıp ne otobüse, ne de 25’ci dolmuşa itibar ettim. Başladım yürümeye. Zaten kalabalık bir cadde boyunca gidecektim. Ortalık yerde de kaçırılacak değildim ya… Elimde ağır çantayla yola koyuldum. Bakına bakına yürümek ilk başta tatlı bir özgürlük ve özgüven duygusu verdi. Ne de olsa kararımı kendi başıma vermiş ve uygulamaya koymuştum. Başım ve omuzlarım dik, sözde kötü niyetlilere mesaj vermekle meşguldüm. Bir durak gittim, çok havalıydım. İki durak gittim, ya çok da lazımdı yürümek, diye şöööyle bir düşünce yaladı aklımı. Üçüncü durağa gelmeden, çantamın ağırlığı omuzlarımı isyana davet etmeye başladı. E bir yandan da ‘kaçırıcı amcanın’ ürküntüsüyle cebelleşiyorum aklımın bir köşesinde.

İç seslerimle diyaloglarımı susturan bir şey oldu o anda. Bir baktım, bizim apartmana açık süt getiren bir amca vardı; onun pikap arabasını gördüm. Annem nadiren süt alırdı ondan, ama çok da tanımazdık. Sütü sağlam olduğuna ve bizim apartmana girip çıktığına, ayrıca annem de aldığına göre, güvenilir bir amca olması lazımdı, değil mi ama? Tabii tabii canım, şüpheye ne gerek... Amca meydanda yoktu, herhalde oradaki bir apartmana girmişti. Zaten çantamı taşımaktan bağırmaya başlayan kollarım ve omuzlarım da çok güveniyordu ona. Daha ne olsundu… Arabasına gelsin diye beklemeye başladım. Bence çok uzun süren bu beklemeyi daha sevimli hale getirmek için, amcanın sütlerinin ne kadar popüler olduğunu ve sata sata bir hal olduğunu düşünmem yetti. E bu da ona olan güvenimi pekiştirdi haliyle. Annem ondan daha sık süt almalıydı; baksana adam bir türlü işini bitirip de gelememişti. Evet, evet ben de daha sık süt içmeliydim ki yürürken kollarım bu kadar ağrımasındı.

Önünde beklediğim apartmandan bir adam çıktı, elinde güğümle. Aslında adamın tipini çok da iyi bilmediğimi anladım o anda. Yanıma kadar geldi ve elindeki güğümü kasaya yerleştirmeye yeltenince, onun, ‘en güvenilir amca sütçü amca’ olduğu fikrimin ampulü yandı hemen.
“Amca, ben de sizi bekliyordum. Çocukları kaçıran birileri varmış. Ben de eve gidiyordum ama yoruldum. Beni bizim eve bırakır mısın?” Gözlerimdeki ışıltılara karışmış hafif bir endişe, ona olan güvenimle ölmek istiyordu. “Hem biz de sizden süt alıyoruz. Şimdi bizim oraya gidince, annem yine alır. Hatta belki bütün apartman alır.”
Amca bana gülsün mü, gülmesin mi bilemedi. Yani bana öyle geldi.
“Çocukları neden kaçırıyorlarmış peki?”
“Bilmiyorum ki… Herhalde ödevlerini yapmayan çocukları uyarmak içindir. Ama ben ödevlerimi hep yaparım, beni kaçırıp da n’apsın ki…”
“Kim bilebilir neden yapıyor bunu. Belki de daha çok süt içsinler diye yapıyordur.”

O anda o koskoca caddede kendimi dımdızlak bir hayal kırıklığı içinde buldum. Koşsam çantamı taşıyamam. Çantamı bırakıp kaçsam, ödevlerimi yapamam; bırakmasam yavaş koşarım. İki ucu keskin bıçak (tabii ben o zamanlar bu deyimi nereden bileceğim, ama aynen bu his geldi çöktü yüzüme). Amca da bunu görmüş olacak ki:
“Gel gel, ben seni tanıyorum evlâdım, götürürüm evinize kadar. Zaten çok da uzak değil. Hem sizin apartmanda on yedi numaradaki bebeğe süt bekliyorlar.”

Ohhhhhh…

Çocuk aklı işte; hem tırsmıştım, hem de daha fazla yürüyecek dermanımın kalmamasına yenilip arabaya neşeyle bindim. Üç dakika sonra evin önündeydik. Ama bendeki gururu görmeliydiniz. Haklı çıkmış olmanın haklı gururu…

Eve girip de anneme ballandırarak olayı anlattığımda, annemin o masmavi gözleri neden o kadar büyüdü hiç anlamadım ilk önce, hatta uzun süre de anlamadım. Ne vardı bunda kızacak? Onu yatıştırayım diye, daha çok süt içeceğime garanti de verdim fakat yine de annemin gözleri çok da küçülmemişti.

Ertesi yıl okulum değiştirildi. Eve daha yakın olan ve mahalledeki çocuklarla bir güruh halinde gidilen gelinen okula. Ablam ilkokula başladığında o okul henüz olmadığı için daha önce oraya yazdırılamamıştım. İşin kötü yanı dik bir yokuştan gidiliyordu okula ve ben o zamanlar hâlâ anlayamadığım nedenden ötürü, ne diye ağır çantamla o yokuşu inip çıkmaya mecbur edildiğimi kavrayamamıştım. Sütçü de oralarda süt satmıyor muydu ne?

2 Nisan 2010 Cuma

Çocuk Ruh Büyüyor

Öngörülemeyen basit zamanlar, paranoyak bir bekleyiş yapıştırdı aklımın bir köşesine. O anda basit görünen ve bu yüzden de öngörü ve sağduyuyla bakma gereği duyulmayan o zamanların üzerinden geçen süreçlerin sonunda yine şaşırma korkusu bulaştı ruhuma. Çok mu korkuttular beni acaba? Hâlbuki ben insanları ve olayları ‘görmek istediğim gibi’ görmemeyi ve beklentiye girmemeyi telkin ve emir verip durmamış mıydım kendime hep?



Hata olduğunu anlayamadığım, tersine iyi niyetlerle sunduğum ruhumu bu kadar telef edeceklerini bilemedim. Korkmadan, korkmaya en ufak bir gereksinim duymadan, açtığım kollarımın omuzlarımdan aşağıda bitkin düşeceğini öngöremedim. Ama ben hiç bu kadar aldanmamıştım ki… Büyüdüm, olgunlaştım, insanları bayağı bir tanıdım sanmışım. Büyüdükçe daha çok deneyim kazandığımı zannedip, zarar görmeyeceğim güvencesini yalanca kazanıp, samimiyetin ışıltılarını gözlerimden özgürce saçmışım. Yaşım arttıkça, şüphelerimi azaltmışım. Kazanları kaynatan cadıların genç olduğuna inanıp, orta yaşa bulaşamayacaklarına hükmetmişim. İçinde savunma ve saldırıların olabileceğini düşünmemekle kalmayıp, düşünsem bile yakıştırmayıp, hatta düşündüğüm için kendime kızacağım kahveler içmişim. Arkamda dolapları döndürüp, atlıkarınca neşesiyle eğlenildiğini bilememişim. Ben hangi zamanın insanı olarak kalmışım? Öyle bir zaman hiç olmuş mu ki?

Güven kaybının yarattığı ‘acaba’lı düşünce balonlarını, başımın çevresindeki atmosferden itemez olmaya başlamak yeni bir şey benim için. Yeni eski her yüze şüpheyle bakmak nasıl zormuş. Saf kalamamayı öğrenmek, saf kalmakta zorlanmaz olduğum zamanlara nasıl da ‘aptal’ yaftasını yapıştırır oldu. İnsanoğlunun kıskançlık kaynaklı ivmeleriyle mücadeleye girmeyi hiç anlamadım ki, yapabileyim. Bunları hep filmlerde olur, ancak senaryolaşır sanmışım. Duygunun işi bitse, mantık el verir, diye düşünmüşüm. Ben sıcak yaklaşırken, geri döneni de sıcak hissetmişim. Yalan çok kolay söylenebilir gerçeğini es geçmişim. Yaratılan yalan dünyanın gerçeğini görememişim.

Şimdi yeni bir duygum ve belki de takıntım var artık: insanlardan korkuyorum. Paranoyakça kaçıyorum. ‘Ya her söylediğim aleyhime çalışırsa bir gün’ diyen melekle şeytan arası bir yaratık var artık, kulağımın dibinde. Ruhuma verilebilecek yeni bir travmanın yükünü taşıyamam gibi geliyor artık. İncinmişliğimin telâfisini yapabilecek kişilere bile ruhumun gözlerini kısarak bakıyorum. Atasözünü değiştirmek istiyorum artık: eski dost gün gelir, düşman da olabilir.

Beni sarsan zamanların bir an önce eskimesini diliyor, zamanın ilaç olduğunu bir an önce onaylamak istiyorum. Tekrar zarar görme korkusundan arınmak ve eski ben olmak istiyorum. Bu korkuya sahip olmak, beni benden farklı biri yaptıkça, bu korkudan da, kendimden de korkuyorum. Örmek zorunda kaldığım duvarları aşıp aşıp gelen ve beni uyutmayan sıkıntılardan kurtulmak istiyorum. Uyandığımda anısız olmak istiyorum.

Anneme “bana çocukluğumu anlatsana” demiş bulundum. Büyümüş olduğumu unutmak mıydı niyetim acaba… Öylece çıkıverdi ağzımdan. Sonra kızıma baktım; yüzündeki mutluluğun çizgisizliği içime iyi geldi; uzandım öptüm pürüzsüz bir sevgiyle. O ise yüzümde artan çizgilerimi okurcasına, ‘korkma anne, bak biz varız’ der gibi baktı kocaman gözleriyle. Bu iki farklı kuşağın arasındaki kuşak olarak yalnız olmadığımı fark ederek, kuşaklarımızı birleştirdik. Evet, zamanın sağaltan gücünü onlarda bulmalıyım. “Çare olmayan merhemini akıtayım zavallı gözlerimin” diyen bir Lady Anne olmaktansa, her şeye karşın ayakta duran Antigone olmayı seçmeliyim. Elimden geleni yaptım, diyebilmeyi istemedim mi ben hep?